13 Ekim 2026

 

Er geç zaman
Bize yazılan kadar
Sonra geliyor bana
Sanki bin yıl süren bu his
Kaybolmam lazım
Kendimde
Kimse bulmadan beni

09 Ekim 2026

Zaman bazı sözleri değiştirmiyor, onlara anlam katıyor. Yıllar önce duyduğumuz bir cümleyi bugün bambaşka anlıyorsak, belki de değişen söz değil, biziz. Yaşadıklarımız, kayıplarımız ve yanılgılarımız o sözleri içimizde mayalandırıyor. Bazı sözler duyulduğu gün değil, yaşandığı gün anlaşılıyor.

08 Ekim 2026

Orta yaşa gelince insanın hayatında büyük bir şey olmuyor aslında. Bir sabah uyanıp başka biri olmuyorsun. Ama bazı şeylere bakışın değişiyor.
Yeni insanlarla tanışmak eskisi kadar heyecanlandırmıyor. Zira artık kimin hayatına girdiğinden çok, hayatında kimi tuttuğunun önemli olduğunu biliyorsun. Herkese yetişmeye, herkesi anlamaya, herkese kendini anlatmaya çalışmıyorsun.
Bir şey canını sıktığında hemen anlatmak, kendini açıklamak ya da haklı çıkmaya çalışmak istemiyorsun. Bazen susmak daha kolay geliyor. Bazen de hiç konuşmadan uzaklaşmak.
Çünkü zaman geçtikçe anlıyorsun ki her şey konuşarak çözülmüyor. Bazı şeyler sadece geride bırakılıyor.
Her şeye eskisi kadar heves etmiyorsun. Bir şeyin sana ne vereceğinden önce, senden ne götüreceğini düşünüyorsun. İnsanlarda da böyle oluyor. Birinin ne söylediğinden çok, yanında kendini nasıl hissettiğine bakıyorsun.
Kalabalıkların içinde olmak yerine birkaç sağlam insanla oturup kahve içmek daha güzel geliyor. Sessizlik artık boşluk değil. Bazen ihtiyacın olan tek şey oluyor.
Rahat kıyafetler, sade bir kahve, güzel bir müzik ve kimseye bir şey ispatlamak zorunda olmadığın bir akşam daha kıymetli hale geliyor.
Sonra bir gün geriye dönüp bakıyorsun. Neler yaşamışım diyorsun. Kimler gelmiş, kimler gitmiş. Nerelerde yanlış yapmışım, nerelerde yeniden başlamışım.
Ve artık her şeyi değiştirmek istemiyorsun.
Çünkü yaşadıklarının seni buraya getirdiğini biliyorsun.
Orta yaş belki de yaşlanmak değil. Hayatı daha iyi anlamaya başlamak.
Neye zaman ayıracağını, kimlere kapısını açacağını ve neleri artık hiç umursamayacağını öğrenmek.
Belki de büyümek; daha çok şey istemek değil, artık neye ihtiyacın olmadığını bilmek.

30 Eylül 2026

İnsanlar bir ayrılığı duyunca ilk aklına hep büyük sebepler geliyor. Şiddetli geçimsizlik, aldatma, bitmeyen kavgalar...
Oysa bazen mesele bunlardan biri olmuyor.
Bazen aynı evin içinde yaşanan sessizlik, ayrılığın kendisi oluyor. Aynı masada oturup herkesin telefonuna gömülmesi, günlerce aynı çatının altında yaşayıp birbirinin gerçekten nasıl olduğunu sormamak... Küçük gibi görünen şeyler zamanla insanın içinde büyüyor.
Sanırım en zor fark edilen şey de bu. İnsan, eksik hissettiği şeyi başka insanlarda aramaya başlamadan önce, onu kendi ilişkisinde ne zamandır kaybettiğini fark etmiyor.
Bir gün "Hayatımdaki insan bana bunu vermiyor." diyorsun. Sonra bu cümle "Beni anlamıyor."a dönüşüyor.
Belki de pandemi tam olarak bunu test etmemize imkân verdi. Annemizle, babamızla, kardeşimizle, eşimizle ya da ev arkadaşımızla aynı alanı gerçekten paylaşabiliyor muyuz, onu gördük. Bir odayı paylaşmanın, aynı hayatı paylaşmak anlamına gelmediğini hepimiz az çok deneyimledik.
Belki de bazı ilişkileri yoran şey büyük kırılmalar değil; uzun süre fark edilmeyen küçük kopuşlar. 

19 Eylül 2026

Bazı ilişkileri kaybetmek bize gereğinden fazla kolay gelmeye başladı.
"Nasıl olsa geri döner."
"Nasıl olsa yine konuşuruz."
Belki de en tehlikeli cümleler bunlar. Çünkü insan hep bir sonraki fırsatın var olduğunu sanıyor. Aramayı erteliyor, "Mesajı sonra yazarım." diyor, kırgınlıkların da kendiliğinden geçeceğine inanıyor.
Oysa hayatın böyle bir garantisi yok.
Bence dostluk da emek isteyen şeylerden biri. Büyük fedakârlıklar değil belki ama karşındaki insanın hayatını biraz olsun kolaylaştırabildiğin anlar ilişkiyi canlı tutuyor. Birini gerçekten dinlemek, hatırını sormak, yanında olduğunu hissettirmek... Çoğu zaman akılda kalan da bunlar oluyor.
Sanırım asıl yanıldığımız nokta şu: Bıraktığımız insanı, bıraktığımız hissi aynı yerde bulacağımızı düşünüyoruz. Sanki hayat bizim için beklemeye devam edecekmiş gibi.
Ama beklemiyor.
Belki de bu yüzden bazı şeyleri doğru zamana bırakmak yerine zamanı doğru kullanmak daha anlamlı geliyor bana. Çünkü bazı kapılar kapanmıyor belki ama aynı sıcaklıkla da açılmıyor.
Hayat o kadar cömert değil.

14 Eylül 2026

Sanki hepimiz kişisel gelişimin içinde kaybolduk. “Kimseye taviz vermiyoruz”, “Sadece kendimiz için yaşıyoruz”, “Ben artık böyle biriyim”... Bunları o kadar sık duyuyoruz ki, bir yerden sonra sınır koymakla duvar örmek birbirine karışıyor. Bence biraz da dozu kaçmış bir bireyselleşme çıktı ortaya. Bir de şu sosyal medya terapi reels'ları var. Sürekli kaydırıyoruz, izliyoruz. Sonra fark etmeden kendimize oradan teşhis koymaya başlıyoruz. Aslında hissettiğimiz şeyi anlamaya çalışırken, hazır hisler alıyoruz. En garibi de şu. Başta “Ben niye böyle hissediyorum?” diye sorarken, bir süre sonra soru değişiyor: “Ben gerçekten bir şey hissediyor muyum?” Sürekli kendimizi analiz etmekten, her davranışımıza bir anlam yüklemekten, incinmemek için duvar örmekten yorulduk bence. Acı çekmekten o kadar korkar olduk ki, hissetmenin kendisinden uzaklaştık.
Belki de her acıdan kaçmamak gerekiyor. Çünkü bazen insanı büyüten şey, tam da o kaçmaya çalıştığı his oluyor.

04 Eylül 2026

Eskiden en çok edebiyatla, şiirle, fotoğrafla oyalanırdım. Dünyanın gürültüsünden kaçmanın yolunu oralarda bulurdum. Şimdi ise en çok kafa yorduğum şey insan ilişkileri. Ne garip... İnsan, insandan yoruldukça sığınması gereken yere değil, yoran şeyin içine daha da fazla gömülüyor. Halbuki insanın kendinden ve başkalarından biraz uzaklaşabilmesi için icat ettiği en eski sığınaklardan bazıları sanatın kendisi. Belki de bazen bir şiir, çözemediğin bir ilişkiyi çözmez; ama onu sırtında taşımana gerek olmadığını hatırlatır.

01 Eylül 2026

Bence insanın belli bir yaştan sonra öğrendiği en önemli şeylerden biri, hayatın sadece yeni şeyler kazanarak değil, bazı yükleri bırakarak da güzelleştiği. Çocukken bize öğretilen birçok kural var. Aileye sırt dönülmez, eski dostlar bırakılmaz, iş ne kadar zorlasa da sabredilir, herkesle iyi geçinmeye çalışılır. Bunlar ilk duyulduğunda kulağa doğru geliyor. Zaten yıllarca da sorgulamıyoruz. Sonra bir gün fark ediyoruz ki bazı doğrular, yanlış insanların elinde bizim aleyhimize çalışan kurallara dönüşmüş. En çok da "mecburiyet" duygusu yoruyor insanı. Bir akrabaya sadece akraba olduğu için, bir insana yıllardır tanıdığın için ya da sırf çevren öyle bekliyor diye katlanman gerektiğine inandırılıyorsun. Oysa ilişkileri ayakta tutan şey kan bağı, eski fotoğraflar ya da insanların sana biçtiği roller değil; karşılıklı saygı. Saygının olmadığı yerde geriye sadece alışkanlık kalıyor. Alışkanlık ise çoğu zaman sevgi kılığına girmiş bir konfor alanı. İnsan bazen en yakınından daha çok kırılıyor. Çünkü beklentiyi de en yakınına kuruyor. Sadece işi düştüğünde arayan, sen konuşurken seni gerçekten dinlemeyen, başarını küçümseyip hatanı büyüten insanlar hayatında yer tutmaya devam ediyor. Bunun tek sebebi "biz aileyiz" cümlesi olabiliyor. Oysa aile olmak, birbirini tüketme hakkı vermiyor. Kan bağı aynı kökten geldiğini gösterir; aynı değeri taşıdığını değil.
Bir de herkesi memnun etmeye çalışma meselesi var. Galiba en pahalı alışkanlık bu. Kırılmasın diye susuyorsun, yanlış anlaşılmayayım diye açıklama yapıyorsun, ayıp olmasın diye istemediğin şeylere evet diyorsun. Sonra dönüp bakınca fark ediyorsun ki herkesi biraz rahatlatırken en çok kendini yoruyorsun. Sınır koymanın bencillik olmadığını anlamak için bazen yıllar gerekiyor. Oysa "hayır" demek çoğu zaman karşındakini reddetmek değil, kendini unutmamayı seçmek. Bir de toplumun görünmez baskıları var. İnsanlar çoğu zaman seni olduğun gibi kabul etmek yerine, senden bekledikleri kişi olmanı istiyor. Evlenmen için bir yaş belirliyorlar, çocuk sahibi olman için bir takvim çiziyorlar, ne giymen gerektiğinden nasıl yaşaman gerektiğine kadar fikrini sormadan hayatına müdahil oluyorlar. Başkalarının beklentilerini karşılamak için yaşadıkça, kendi sesini duymak zorlaşıyor.
Belki de yetişkinlik, insanları hayatına almak kadar kimleri artık taşımayacağını öğrenmek. Her vedanın kavga olması gerekmiyor. Bazı ilişkiler sessizce biter; çünkü konuşacak bir şey kalmaz. Bazı mesafeler öfkeyle değil, huzur arayışıyla konur. Ve bunun için kimseye uzun uzun hesap vermek zorunda değilsin.
Sanırım artık vazgeçmemiz gereken şey tam da bu: Bize iyi gelmeyen insanları, ortamları ve alışkanlıkları sırf üzerlerinde "akraba", "eski dost", "ayıp olur" ya da "el âlem ne der" etiketi var diye taşımaya devam etmek. Hayat zaten yeterince ağır. Bir de başkalarının bize ait olmayan yüklerini omuzlamak, olgunluk değil; kendini ihmal etmenin en sessiz hali.

19 Ağustos 2026

"İnsan fakirken ahlakı sorgulanamaz. Durumu olmadığı için evinden çıkmayan, âlemlere düşmeyen, eşini aldatmayan, “Allah büyük” deyip kaderine razı olanın gerçek karakteri, parayı bulunca ortaya çıkar. İnsan kadere yoksulken inanır, zenginken değil.
Özünü kaybettikten, karakterini çizdirdikten sonra…
ZENGİN OLSAN NE YAZAR ULAN!"

Bu durum sadece bireysel hayatta değil, kalabalık ailelerde de kendini gösterir. Ailenin en büyüğü, en tecrübelisi veya en haklısı olmak her zaman söz sahibi olmak anlamına gelmez. Çünkü bazı ailelerde parası olanın sözü, haklı olanın sözünden daha ağır basar. Fakir olan aile büyüğü bile olsa, doğruyu söylese bile ekonomik gücü olanın karşısında geri plana itilir. Parası olan, haklı olmaktan bağımsız olarak kendisine bir otorite alanı oluşturur. Daha kötüsü, paranın sadece sözü değil, ayıbı da büyüleyebilmesidir. İnsanların yaptığı kabahatler, yanlışlar, hatta yıllarca konuşulabilecek kadar büyük ayıplar bile para sayesinde bir süreliğine örtülebilir. “O da bizim ailemiz”, “şimdi sırası değil”, “aman huzur bozulmasın” denilir. Aslında huzur değil, güç dengesi korunur. Çünkü paranın karşısında susmak, çoğu zaman ahlaki bir tercih değil, çıkar hesabıdır. Bu düzen bir süre hiç sırıtmayabilir. Herkes yerini bilir, kimsenin sesi fazla çıkmaz. Ta ki güç dengeleri değişene kadar. Para azalır, makam gider, insanlar değişir veya dün sesi çıkmayan biri bugün güç kazanır. İşte o zaman yıllarca üzeri örtülen ne varsa birer birer ortaya dökülür. Kimin gerçekten saygı gördüğü, kimin sadece parası olduğu için dinlendiği, kimin karakter sahibi olduğu o zaman anlaşılır.
Belki de bu coğrafyanın en acı ahlaki özelliklerinden biri budur: İnsanları karakterleriyle değil, sahip oldukları güçle değerlendirmek. Fakirken söylediği sözün bir değeri yoktur; zenginleşince aynı sözün herkes tarafından dinlenmesi beklenir. Fakirken yaptığı hata büyütülür, zenginken yaptığı hata mazur görülür. Fakirken ahlak öğretilir, zenginken ahlakın kuralları esnetilir. Oysa insanın gerçek karakteri sahip olduklarıyla değil, sahip olduklarına rağmen nasıl davrandığıyla anlaşılır. Paranın, makamın ve gücün olmadığı yerde iyi insan olmak kolaydır. Asıl mesele, bütün kapılar açıldığında aynı insan kalabilmektir. Çünkü para insanı değiştirmez; çoğu zaman içinde ne varsa onu görünür hâle getirir. Kibirliysen kibrini, bencilsen bencilliğini, ahlaksızsan ahlaksızlığını büyütür. Karakterliysen de karakterini değiştirmez.
Özünü kaybettikten, karakterini paraya ve güce teslim ettikten sonra…

02 Ağustos 2026

İstanbul, aslında kendi içinde birçok şehri barındırıyor. "Ruhu giderek kayboluyor" deniyor ama sürekli değişen bir şehirde değişmeyen bir ruh aramak ne kadar mümkün, emin değilim.
İstanbul'un dışına çıktığımızda ise hepimiz aynı şeyi hissediyoruz: O devasa ritim bir anda kesiliyor. İlk birkaç gün huzur veren o yavaşlık, bir haftanın sonunda yerini alışılmış bir düzene bırakıyor.
Çünkü dışarıdan kusursuz görünen o küçük şehirlerin de bir ilüzyonu var. Seçenekler çoğu zaman aynı; deniz, kum, güneş, orman, dağ ve düşük nüfus...
Oysa zaman aslında yavaşlamıyor. Sadece kendini tekrar ediyor. Tekdüze bir sessizlik de ruhu her zaman dinlendirmiyor; bazen onu usulca uyuşturuyor.
Tam da bu yüzden İstanbul farklı. Her yavaşlama ihtiyacına başka bir sahne kuruyor. Bir gün yüzyıllık bir sokağın gölgesinde yürüyebilir, ertesi sabah Boğaz kıyısında nefes alabilir, canın isterse Adalar'a giden bir vapura atlayabilirsin. Aynı şehir, her defasında bambaşka bir kaçış sunuyor.
Belki de asıl maharet, hiçbir şeyin olmadığı bir yerde yavaşlayabilmek değil; her şeyin büyük bir hızla aktığı bir şehirde, kendi yavaşlığını yaratabilmek.