26 Aralık 2013
BAJARÊ ÇAVÊN TE - GÖZLERİNİN ŞEHRİ
Di bajarê çavên te de me
Li sikaka bihên te digerim
Niha jî li ber deriyê dilê te me
Derî veke, çavê min
Niha jî li ber deriyê dilê te me
Bêkes im bêçar im
Dirêjî min bike destê xwe
Di xeyalan deme
Zanim tu ne li vî bajarî yî , yarê
Gotin û muzîk : Nisret ÎMÎR
GÖZLERİNİN ŞEHRİ
Gözlerinin şehrindeyim
Kirpiklerinin sokaklarında geziyorum
Şimdi de gönlünün kapısındayım
Kapıyı aç, gözüm
Şimdi de gönlünün kapısındayım
Kimsesizim, çaresizim
Uzat bana elini
Hayallerdeyim
Biliyorum bu şehirde değilsin sen,
yarim
Söz ve Müzik:Nusret İMİR
23 Aralık 2013
Bahçada Yeşil Çınar
13 Aralık 2013
Erdal Eren
Sevgili Erdal, bugün katledilişinin 33. Yılı. Aramızda olsaydın 50 yaşında saçları kırlaşmış yani biraz yaşlanmış olacaktın. Oysaki şimdi hep 17 yaşındasın ve yıllar geçse de hep oğlumuz olarak kalacaksın. Biraz çocuk biraz genç, asla yaşlanmayacaksın. Sevdiklerin ve seni sevenlerin hergün çoğalıyor. Yüzünü bilmediğin, dilini bilmediğin ve de senin dilini bilmeyen, ülkesini bilmediğin bir çok yoldaşın çocuklarına senin adını verdiler ve sen çoğalarak yaşıyorsun.
12 Aralık 2013
Van Üşüyor!
inanalım
inanalım soğuk mevsimin başlangıcına
bozgununa inanalım hayalgücü bahçelerinin
terkedilmiş, düşmüş oraklara
ve tutsak tohumlara.
bak nasıl kar yağıyor!
VAN ÜŞÜYOR...
ÇARESİZ VE KİMSESİZ
inanalım soğuk mevsimin başlangıcına
bozgununa inanalım hayalgücü bahçelerinin
terkedilmiş, düşmüş oraklara
ve tutsak tohumlara.
bak nasıl kar yağıyor!
VAN ÜŞÜYOR...
ÇARESİZ VE KİMSESİZ
11 Aralık 2013
10 Aralık 2013
Adalete hasret kaldığımız son yıllarda, nihayet 4 yıl 277 günün ardından haklı bir özgürlük gelir. Cumhuriyet için, aydınlık bir gelecek için...
O duvar
o duvarınız,
vız gelir bize vız!
Bizim kuvvetimizdeki hız,
ne din adamının dumanlı vaadinden,
ne de bir hülyanın gönlü yakışındandır.
O yalnız
tarihin o durdurulmaz akışındandır.
Bize karşı koyanlar,
Karşı koymuş demektir:
Maddede hareketin,
yürüyen cemiyetin
ezeli kanunlarına.
Sükun yok, hareket var
bugün yarına çıkar
yarın bugünü yıkar
ve durmadan akar
akar
akar.
Nazım Hikmet
O duvar
o duvarınız,
vız gelir bize vız!
Bizim kuvvetimizdeki hız,
ne din adamının dumanlı vaadinden,
ne de bir hülyanın gönlü yakışındandır.
O yalnız
tarihin o durdurulmaz akışındandır.
Bize karşı koyanlar,
Karşı koymuş demektir:
Maddede hareketin,
yürüyen cemiyetin
ezeli kanunlarına.
Sükun yok, hareket var
bugün yarına çıkar
yarın bugünü yıkar
ve durmadan akar
akar
akar.
Nazım Hikmet
09 Aralık 2013
Çingene Kahkahası
Akşam olunca göğsüne dolgun kadınlar çoğalır
ayakkabı giyen ölülerin yürüdüğü ıssız kara parçasında...
Saat anason vurduğunda çalınır sıcak müzik…
Damar damar işlenmiş beden soyunur ayrıntısında şeytanın
deliksiz uyku kadınsız uykudur
salgın hastalık gibi eller dolanır etrafında
gözbebekleri pastoral zevkle renklenmiş
şarkı söylemek isteyen menekşe solgunu yüzde açılır yalnız ağız
ve başka bir ağız örter diğer ağızı
çan sesinde titrer eski kıta
kan sıçramış topraktan paçalarıma
silah gölgesinde memleketin yolları
ve açız, diyor hep birden sesine doygun boğazlar,
ve açız
ve açız
dünyanın son kadınını paylaşıyor
akşamın yakut süngüsünde kırmızı güneşler
beni ölüm tutuyor, ya seni?
En iyi iştah açıcı kadındır ve son yemek aynı kadının elinden gelir…
Bir şiirin son dizesinde patlar nepal
parmaklara bulaşır kırmızı mürekkep
Enseden tutulmuş, taşınmışız bir yere
Bıçaklar bileniyor başucumda
gaz solumak istiyorsan parka git.
Saat Anadolu buçuğu ve ben bir manzaraya bakıyorum
ya da manzara bana bakıyor gözlerimden.
İstanbul’da karanlığın en kalabalık saatinde
vapurlar çekiyor karşıdan karşıya sevdaları
İstanbul’da karanlığın en kalabalık saatinde
sokak başında bekliyor dilenci
ayakları çıplak, aynı zamanda giyinik kadınlar
dans ediyor barın zemin katında
İstanbul’da karanlığın en kalabalık saatinde
ölüme yakın yürüyüşe çıkıyorlar
parklarda yuvalanmış şekilsiz gölgeler misali
ölü muamelesi görenler yaşamaya çalışıyor
erime başladığında, solukta kaynar son istek
tuttuğun altın olmasın, insan olsun, diyenler sessizce azalırken
İstanbul’da karanlığın en kalabalık saatinde patlıyor
çingene kahkahası…
ayakkabı giyen ölülerin yürüdüğü ıssız kara parçasında...
Saat anason vurduğunda çalınır sıcak müzik…
Damar damar işlenmiş beden soyunur ayrıntısında şeytanın
deliksiz uyku kadınsız uykudur
salgın hastalık gibi eller dolanır etrafında
gözbebekleri pastoral zevkle renklenmiş
şarkı söylemek isteyen menekşe solgunu yüzde açılır yalnız ağız
ve başka bir ağız örter diğer ağızı
çan sesinde titrer eski kıta
kan sıçramış topraktan paçalarıma
silah gölgesinde memleketin yolları
ve açız, diyor hep birden sesine doygun boğazlar,
ve açız
ve açız
dünyanın son kadınını paylaşıyor
akşamın yakut süngüsünde kırmızı güneşler
beni ölüm tutuyor, ya seni?
En iyi iştah açıcı kadındır ve son yemek aynı kadının elinden gelir…
Bir şiirin son dizesinde patlar nepal
parmaklara bulaşır kırmızı mürekkep
Enseden tutulmuş, taşınmışız bir yere
Bıçaklar bileniyor başucumda
gaz solumak istiyorsan parka git.
Saat Anadolu buçuğu ve ben bir manzaraya bakıyorum
ya da manzara bana bakıyor gözlerimden.
İstanbul’da karanlığın en kalabalık saatinde
vapurlar çekiyor karşıdan karşıya sevdaları
İstanbul’da karanlığın en kalabalık saatinde
sokak başında bekliyor dilenci
ayakları çıplak, aynı zamanda giyinik kadınlar
dans ediyor barın zemin katında
İstanbul’da karanlığın en kalabalık saatinde
ölüme yakın yürüyüşe çıkıyorlar
parklarda yuvalanmış şekilsiz gölgeler misali
ölü muamelesi görenler yaşamaya çalışıyor
erime başladığında, solukta kaynar son istek
tuttuğun altın olmasın, insan olsun, diyenler sessizce azalırken
İstanbul’da karanlığın en kalabalık saatinde patlıyor
çingene kahkahası…
07 Aralık 2013
Yine ölüme dair
Bir gün kar yağarken,
yahut bir gece,
yahut bir öğle sıcağında,
hangimiz ilkönce,
nasıl ve nerde öleceğiz?
Nasıl ve ne olacak
ölenin son duyduğu ses,
son gördüğü renk,
kalanın ilk hareketi
ilk sözü
ilk yediği yemek?
Belki de birbirimizden uzakta öleceğiz.
Haber çığlıklarla gelecek,
yahut da ima edecekler,
ve kalanı yalnız bırakıp gidecekler...
Ve kalan karışacak kalabalığa.
Nazım Hikmet
yahut bir gece,
yahut bir öğle sıcağında,
hangimiz ilkönce,
nasıl ve nerde öleceğiz?
Nasıl ve ne olacak
ölenin son duyduğu ses,
son gördüğü renk,
kalanın ilk hareketi
ilk sözü
ilk yediği yemek?
Belki de birbirimizden uzakta öleceğiz.
Haber çığlıklarla gelecek,
yahut da ima edecekler,
ve kalanı yalnız bırakıp gidecekler...
Ve kalan karışacak kalabalığa.
Nazım Hikmet
04 Aralık 2013
29 Kasım 2013
25 Kasım 2013
Meymane Usari / Bahar Misafiri
Yorgun bir Pazartesi gününü geride bırakanlar için biraz huzur olsun. Arkanıza yaslanın ve yağan yağmura karşı, bol limonlu bir ıhlamur ile eşlik ediniz.
Derdê mıre derman
Sarê mıre ferman
Roze tore meymano
Meymano...meyman
Derdê mıre dermano
Derdê mıre dermano
Sarê mıre fermano de gırano
Ezo tore meymano
Roze tore meymanê usaryo
Usar nawo amo, bê
Usar nawe amo, bê
Ez qurvane çhım-buri qeytani
Deste xora destê mı ke
Piya şime serê koye bêvini/düzgini
Bahar Misafiri
Derdime dermandır.
Başıma dermandır.
Bir gün sana misafir.
Misafir, misafir.
Derdime dermandır.
Derdime dermandır.
Başıma fermandır ama ağırdır.
Sana bir gün misafirim.
Sana bir gün yaz misafiriyim.
Yaz geldi işte.
Yaz geldi işte.
Kara kaşına, gözüne kurbanım.
Elin elimde olsun.
Gel beraber düzgün baba'nın dağına gidelim.
21 Kasım 2013
17 Kasım 2013
Başlar yalnızlık ve gece
Önce denizden
Ya parktayız, ya meyhanede;
Bir parça daha harcarız gençliğimizden...
Görünmez caddeler ışıktan
Görünmez karanlıkta parklar.
Tam içilecek zamanıdır şarabın,
Kadınların en güzel saatidir,
Bir garip hali vardır insanların.
Yosun kokusu, rüzgar,
Gezinirken duyduğumuz.
Hava sıcak mı sıcak,
Temmuz.
Uzanır kırlara doğru,
Yalnızlığı olan.
Bu saatte sessizlik acıdır,
Gelecektir parka yalnızlığı duyan.
Edip Cansever
Önce denizden
Ya parktayız, ya meyhanede;
Bir parça daha harcarız gençliğimizden...
Görünmez caddeler ışıktan
Görünmez karanlıkta parklar.
Tam içilecek zamanıdır şarabın,
Kadınların en güzel saatidir,
Bir garip hali vardır insanların.
Yosun kokusu, rüzgar,
Gezinirken duyduğumuz.
Hava sıcak mı sıcak,
Temmuz.
Uzanır kırlara doğru,
Yalnızlığı olan.
Bu saatte sessizlik acıdır,
Gelecektir parka yalnızlığı duyan.
Edip Cansever
04 Kasım 2013
Başın döner, gözlerin kararır ve bilincini yitirirsin,
sonrası sonsuz karanlık.
İşler bir kere kötüye gitmeye başladı mı durduramazsın.
Ardı arkası kesilmez, dibe battıkça batarsın.
Bi noktadan sonra her şeyin normale dönmesi için değilde,
işlerin bundan daha kötüye gitmemesi için dua edersin.
bi çare, bi çıkış yolu ararsın kendine. ama tüm bu aramalar boşunadır.
Ne sesini duyan biri vardır etrafında, ne de çaresizliğini gören.
Tek başınasındır bu hayatta.
Aldığın hiçbir karar tatmin etmez, seçtiğin tüm yollar çıkmaz sokaklara götürür seni.
Hikayenin bittiğini düşünürsün, sonra nefes aldığını fark edersin
ve aldığın her nefes, seni hayatta tutacak olan bir umuda dönüşür.
her kaybedişte yeniden başlarsın. daha da güçlenerek başlarsın.
ve daha da hızlanarak dibe batarsın, en dibe batarsın.
başın döner, gözlerin kararır ve bilincini yitirirsin.
sonrası, sonrası sonsuz karanlık..
İsmail abi (Serkan Keskin)
Burak Aksak
sonrası sonsuz karanlık.
İşler bir kere kötüye gitmeye başladı mı durduramazsın.
Ardı arkası kesilmez, dibe battıkça batarsın.
Bi noktadan sonra her şeyin normale dönmesi için değilde,
işlerin bundan daha kötüye gitmemesi için dua edersin.
bi çare, bi çıkış yolu ararsın kendine. ama tüm bu aramalar boşunadır.
Ne sesini duyan biri vardır etrafında, ne de çaresizliğini gören.
Tek başınasındır bu hayatta.
Aldığın hiçbir karar tatmin etmez, seçtiğin tüm yollar çıkmaz sokaklara götürür seni.
Hikayenin bittiğini düşünürsün, sonra nefes aldığını fark edersin
ve aldığın her nefes, seni hayatta tutacak olan bir umuda dönüşür.
her kaybedişte yeniden başlarsın. daha da güçlenerek başlarsın.
ve daha da hızlanarak dibe batarsın, en dibe batarsın.
başın döner, gözlerin kararır ve bilincini yitirirsin.
sonrası, sonrası sonsuz karanlık..
İsmail abi (Serkan Keskin)
Burak Aksak
30 Ekim 2013
28 Ekim 2013
an gelir
Ölüm kime güzel yakıştı ki sana da yakışsın be Ahmet Abi
Sen göçtün, gurbet ellerde yazdın dilini, dinini
Seni istemeyen kapitalist düzen, sen göçünce seni kıymete bindirdi
Bu ülke de göçüp gidince insan daha kıymetli oluyormuş be Ahmet Abi
an gelir
ömrünün hırsızıdır
her ölen pişman ölür
hep yanlış anlaşılmıştır
hayalleri yasaklanmış
an gelir şimşek yalar
masmavi dehşetiyle siyaset meydanını
direkler çatırdar yalnızlıktan
sehpada pir sultan ölür
Sen göçtün, gurbet ellerde yazdın dilini, dinini
Seni istemeyen kapitalist düzen, sen göçünce seni kıymete bindirdi
Bu ülke de göçüp gidince insan daha kıymetli oluyormuş be Ahmet Abi
an gelir
ömrünün hırsızıdır
her ölen pişman ölür
hep yanlış anlaşılmıştır
hayalleri yasaklanmış
an gelir şimşek yalar
masmavi dehşetiyle siyaset meydanını
direkler çatırdar yalnızlıktan
sehpada pir sultan ölür
18 Ekim 2013
17 Ekim 2013
8.10 Vapuru
Sesinde ne var biliyor musun
Söylemediğin sözcükler var
Küçücük şeyler belki
Ama günün bu saat
Cemal Süreya
Söylemediğin sözcükler var
Küçücük şeyler belki
Ama günün bu saat
Cemal Süreya
16 Ekim 2013
köpek sürülerinin hırıltıları
ve rüzgar
sevişmek istiyorum
hala bilmiyorum
sen sevmeyi nasıl unuttun
çok mu rüya görüyordun
çok mu ısırmıştın
kanayan ruhunu
zaman doldu
aynı bardaktan içilen su bitti
abajurlar,kitaplar,tişörtler
satılmış hediyeler bitti
hala buradayım
ucuza kapatılmış
bir düş kırıklığı.
mağrur ve ıslak maskeli;
Umay Umay
ve rüzgar
sevişmek istiyorum
hala bilmiyorum
sen sevmeyi nasıl unuttun
çok mu rüya görüyordun
çok mu ısırmıştın
kanayan ruhunu
zaman doldu
aynı bardaktan içilen su bitti
abajurlar,kitaplar,tişörtler
satılmış hediyeler bitti
hala buradayım
ucuza kapatılmış
bir düş kırıklığı.
mağrur ve ıslak maskeli;
Umay Umay
13 Ekim 2013
Yılların çarmıhında vücudumu günler,
Taşa tuttu.
Çivilenip kaldı ufkumda,
Mevsimler var, yağmur bulutu.
Kapalı kaynar tencerem bilinmez,
Et mi pişer, dert mi pişer.
Çağırmadılar ki beraber gidelim,
Gittiler birer ikişer.
Hatıralar bana gelmekle,
Tamamen aldanmışlar.
Bir sır gibi ele verdi beni
Kuyularda kamışlar.
Ümitlerim, ne var ne yok, bitti;
Nöbete geçti korkular.
Üstüme çevrilen aydınlıklar içinden,
Gece - beni kurtar!
Behçet Necatigil
Taşa tuttu.
Çivilenip kaldı ufkumda,
Mevsimler var, yağmur bulutu.
Kapalı kaynar tencerem bilinmez,
Et mi pişer, dert mi pişer.
Çağırmadılar ki beraber gidelim,
Gittiler birer ikişer.
Hatıralar bana gelmekle,
Tamamen aldanmışlar.
Bir sır gibi ele verdi beni
Kuyularda kamışlar.
Ümitlerim, ne var ne yok, bitti;
Nöbete geçti korkular.
Üstüme çevrilen aydınlıklar içinden,
Gece - beni kurtar!
Behçet Necatigil
06 Ekim 2013
Gri Şehirler
Kalabalık gri bir şehirden başka bir gri şehire geri dönerken, geride bıraktığın öyle umutların, özleyeceğin birşeylerde bırakmışsındır aslında.
Eksik ne vardı diye sorarsın, bir bakmışsın içinde, en derininde gökkuşağının bitişiyle döndüğün gri şehirde yapa yalnız kaldığının farkına varırsın.
Gökkuşağın bir ucu karadenizin en yeşiline karışmış diğer ucu zaten gri..
Tekrar yağmur yağsa, ıslansak, biz olarak ıslansak ve ardından güneş çıksa ve hiç gitmese..
Eksik ne vardı diye sorarsın, bir bakmışsın içinde, en derininde gökkuşağının bitişiyle döndüğün gri şehirde yapa yalnız kaldığının farkına varırsın.
Gökkuşağın bir ucu karadenizin en yeşiline karışmış diğer ucu zaten gri..
Tekrar yağmur yağsa, ıslansak, biz olarak ıslansak ve ardından güneş çıksa ve hiç gitmese..
27 Eylül 2013
Oda
Gün günden odamın şeklini alıyorum
İşliyorum bu iniltili varlığı yeniden
Kimbilir, duyuyorum yazgısını belki de
Kuru bir dal parçasını içinden yiye yiye
Dal olan bir böceğin
O garip yazgısını
Ne ölüme benzer ne ölümsüzlüğe.
Edip Cansever
İşliyorum bu iniltili varlığı yeniden
Kimbilir, duyuyorum yazgısını belki de
Kuru bir dal parçasını içinden yiye yiye
Dal olan bir böceğin
O garip yazgısını
Ne ölüme benzer ne ölümsüzlüğe.
Edip Cansever
Gidenlerin Ardından
Tuncel Abi,
Devrimin adı oldun, ışığınla ışık oldun, yolundaydık, artık sensiz gideceğiz devrime, zafere giden yolda, işçilerini, madencilerini, evine ekmek götürmeye çalışan bir canı, canana umut olacağız izinle...Yılmaz Abiye selamlarımızı ilet..Aklında fikrinde burada
Ustam!
Aklım firarda.
Göz bebeklerimde müebbet hüzün,
Dilimde ay kesiği bir yara,
Düşüm kırık dökük,
Umudumun boynu bükük,
Bir öksüzün omuzlarında sükut.
Yüreğim sana emanet sıkı tut.
Tut ki; kancık pusulara düşmesin.
Bir hain kurşunu gelip deşmesin...
Ustam!
Ne zaman o senin bildiğin zaman,
Ne sevda gördüğün masallardaki.
Eskiden,
Halı tezgahında dokunurdu aşklar,
Nakış nakış, körpe kız ellerinde.
Mendillere yazılırdı isimler,
Yüreklere kazılırdı gizlice.
Sevdalılar asil ve de yürekli
Sevdalar, kavgalar iki kişilik.
Oysa şimdi;
Çorak gönüllere ekiliyor sevdalar seher vakitlerinde.
Meşru sevdalardan,
Gayrı meşru acılar doğuyor kundaklara,
Günahkar gecelerden...
Beni herkes sevdaya asi sanır,
Oysa aşk, beni nerde görse tanır,
Hasret tanır,
Zulüm tanır,
Ölüm tanır,
Yüzüm yüzümden utanır....
Yorgunum ustam;
Ne katıksız somun isterim senden,
Ne bir tas su,
Ne taş yastıkta bir gece uykusu.
Var gücünle asıl sükunetime,
Çığlığım kopsun,
Uzat ellerini güneşe dokun,
Uyandır uykusundan,
Tut yüreğimden ustam tut,
Tut beni, sür güne...
26 Eylül 2013
24 Eylül 2013
23 Eylül 2013
Taylan Özgür
Tam bağımsız bir Türkiye istediği için devlet tarafından öldürülüp failleri hala belirlenmemiş olan ve ilk devrim şehitlerimizden Taylan Özgür'ün öldürülüşünün 44.yılı. Hala aynı örümcek kafalılarla mücadale edip hala aynı şekilde öldürülüyoruz yoldaş ve öldükçe çoğalıyoruz sen rahat uyu. Adın adımdır.
23 Eylül 1969 Salı... Şehir karışıktı o dönemde. Silahlar patlıyordu gökyüzünde. Gencecik ağabeyler, ablalar polisten kaçıyorlardı dar sokaklardan...
Polisler onlara 'Kaçmayın anarşistler,vatan hainleri, elbet elimize düşeceksiniz 'diye bağırıyorlardı.
Ne demekti "anarşist",vatan hainleri"? Bilmiyordum. Anneanneme sorduğumda da "daha çocuksun sen karışma" deyip kurtuluyordu..
O gün anneannem erken çağırdı beni içeriye oyunumdan. Pasta alamamıştık; annemler Almanya'dan para yollayamamışlardı.
Biz de her zamanki gibi mercimekli çorbamızdan içiyorduk. Anneannem sobayı da yakmamıştı.
Neden diye sorduğumda, idareli kullanmamız gerektiğini söylüyordu. Ben de artık büyüyordum onun neden öyle dediğini anlıyordum.
Ama gene de iki odun attı sobaya ben üşüyüp hastalanmayayım diye.
Yemek yedikten sonra radyonun başına geçip haberleri dinlemeye başlamıştım. Radyo, o gün bir ağabeyin vurulduğunu söylüyordu.
Taylan Özgür adında bir ağabey... Tanımıyordum ama benim doğum günümde bir ağabeyin öldürülmesi moralimi bozmuştu.
Çocuk aklımla sebebini bile bilmeden onu vuranlara kızmıştım. Anneannem "anarşist oldu" diye vurulmuş dedi.
Ne demek, dedim; söylemedi, "devletine başkaldırmış" dedi, "isyan etmiş, kurallara uymamış" dedi..
Annesi, babası ne haldeydi kim bilir! Yok edildi o ağabeyin geleceği, silindi bir anda.
Belki bir amacı vardı hayatta, hayalleri, umutları bir inancı vardı o ağabeyin. Bir anda yok etmişlerdi bütün hayatını.
Bizi korur sandığım polis amcalar; o polis amcalara vur emrini veren "devlet babamız" vurmuştu.
O ağabeyin öldürülmesiyle "devlet baba"nın benim geleceğimi kahredişini seyretmişim. Benim okullarda öğrendiğim ülkenin huzuru ve refahı için vurulan o ağabeyler benim için mücadele etmişler o dönemde. Benim ve sevdikleri insanlar için..
Ve 40 yıl geçti. Hayatlar geçti; değişti. Ben de hayat kadar değiştim. Anneanneme o gün söyleyemediklerimi şimdi söylüyorum:
Ben artık büyüdüm anneanne, "anarşist" ne demek, "vatan haini" ne demek biliyorum. Taylan ağabeyin neden vurulmak istendiğini biliyorum. Anneanne bir oğlum oldu, adını Taylan Özgür koydum. Oğlum yaşıyor, vurduklarını sandıkları o devrimci ağabey de. Nice Taylan'lar doğuyor ve büyüyor..
Anneanne, ismi oğlumu adeta koşullandırdı, hayat mücadelesi onu içine çekti. Bir zamanlar uğruna vurulan gençlerin düşünceleri ve umuduyla yetişen bir devrimci oldu oğlum. Ama amacı olan bir genç oldu. Düşünmeyi ve yaşamayı biliyor en içten duygularla.
Oğlum o günkü mücadeleyi yaşamak ve yaşatmak istiyor. Bak torununun çocuğunu göremedin ama onun sulayıp yeşertecek bir umudu var, büyütüp kocaman bir çınar yapacağı bir umudu.
Dilay Günay
23 Eylül 1969 Salı... Şehir karışıktı o dönemde. Silahlar patlıyordu gökyüzünde. Gencecik ağabeyler, ablalar polisten kaçıyorlardı dar sokaklardan...
Polisler onlara 'Kaçmayın anarşistler,vatan hainleri, elbet elimize düşeceksiniz 'diye bağırıyorlardı.
Ne demekti "anarşist",vatan hainleri"? Bilmiyordum. Anneanneme sorduğumda da "daha çocuksun sen karışma" deyip kurtuluyordu..
O gün anneannem erken çağırdı beni içeriye oyunumdan. Pasta alamamıştık; annemler Almanya'dan para yollayamamışlardı.
Biz de her zamanki gibi mercimekli çorbamızdan içiyorduk. Anneannem sobayı da yakmamıştı.
Neden diye sorduğumda, idareli kullanmamız gerektiğini söylüyordu. Ben de artık büyüyordum onun neden öyle dediğini anlıyordum.
Ama gene de iki odun attı sobaya ben üşüyüp hastalanmayayım diye.
Yemek yedikten sonra radyonun başına geçip haberleri dinlemeye başlamıştım. Radyo, o gün bir ağabeyin vurulduğunu söylüyordu.
Taylan Özgür adında bir ağabey... Tanımıyordum ama benim doğum günümde bir ağabeyin öldürülmesi moralimi bozmuştu.
Çocuk aklımla sebebini bile bilmeden onu vuranlara kızmıştım. Anneannem "anarşist oldu" diye vurulmuş dedi.
Ne demek, dedim; söylemedi, "devletine başkaldırmış" dedi, "isyan etmiş, kurallara uymamış" dedi..
Annesi, babası ne haldeydi kim bilir! Yok edildi o ağabeyin geleceği, silindi bir anda.
Belki bir amacı vardı hayatta, hayalleri, umutları bir inancı vardı o ağabeyin. Bir anda yok etmişlerdi bütün hayatını.
Bizi korur sandığım polis amcalar; o polis amcalara vur emrini veren "devlet babamız" vurmuştu.
O ağabeyin öldürülmesiyle "devlet baba"nın benim geleceğimi kahredişini seyretmişim. Benim okullarda öğrendiğim ülkenin huzuru ve refahı için vurulan o ağabeyler benim için mücadele etmişler o dönemde. Benim ve sevdikleri insanlar için..
Ve 40 yıl geçti. Hayatlar geçti; değişti. Ben de hayat kadar değiştim. Anneanneme o gün söyleyemediklerimi şimdi söylüyorum:
Ben artık büyüdüm anneanne, "anarşist" ne demek, "vatan haini" ne demek biliyorum. Taylan ağabeyin neden vurulmak istendiğini biliyorum. Anneanne bir oğlum oldu, adını Taylan Özgür koydum. Oğlum yaşıyor, vurduklarını sandıkları o devrimci ağabey de. Nice Taylan'lar doğuyor ve büyüyor..
Anneanne, ismi oğlumu adeta koşullandırdı, hayat mücadelesi onu içine çekti. Bir zamanlar uğruna vurulan gençlerin düşünceleri ve umuduyla yetişen bir devrimci oldu oğlum. Ama amacı olan bir genç oldu. Düşünmeyi ve yaşamayı biliyor en içten duygularla.
Oğlum o günkü mücadeleyi yaşamak ve yaşatmak istiyor. Bak torununun çocuğunu göremedin ama onun sulayıp yeşertecek bir umudu var, büyütüp kocaman bir çınar yapacağı bir umudu.
Dilay Günay
20 Eylül 2013
gitmeliyim bu gece
ben bütün açık pencerelerden bu bölgenin
insanları ile konuştum,
ama zamana benzer, tek kelime bile duymadım.
hiç kimse aşk dolu gözlerle toprağa bakmadı.
hiç kimse bahçenin görünümüne tutkun olmadı.
hiç kimse bahçedeki küçük kargayı ciddiye almadı.
kederliyim; bir bulut gibi.
gitmeliyim bu gece.
sadece yalnızlık gömleğimin sığacağı valizi
alıp gitmeliyim, bu gece.
yaşlı çınarların olduğu bir yere gitmeliyim
ben bütün açık pencerelerden bu bölgenin
insanları ile konuştum,
ama zamana benzer, tek kelime bile duymadım.
hiç kimse aşk dolu gözlerle toprağa bakmadı.
hiç kimse bahçenin görünümüne tutkun olmadı.
hiç kimse bahçedeki küçük kargayı ciddiye almadı.
kederliyim; bir bulut gibi.
gitmeliyim bu gece.
sadece yalnızlık gömleğimin sığacağı valizi
alıp gitmeliyim, bu gece.
yaşlı çınarların olduğu bir yere gitmeliyim
18 Eylül 2013
15 Eylül 2013
08 Eylül 2013
Evlilik Üzerine..
Evlilik, inanmadığım halde içerisinde 17 seneyi bitirdiğim bir kurum benim için.. 17 senede (abartmıyorum) 40 çift arkadaşımın son verdiği kurum aynı zamanda da...
Evliliğimin bu kadar uzun sürmesinin gizi belki de kuruma inanmamaktan geçiyor. Evliliği toplumun dayattığı şekilde yaşamamaktan... Nedir bu dayatmalar? Erkeğin muhakkak kadından yasça büyük olması, eğitim seviyesinin erkeğin lehine ya da en azından eşit olması bunların sadece ikisi...
Olmaz, yürümez diyor toplum... Erkek yasça büyük olmalı ki, kadına 'höt' dediğinde oturmalı kadın... Ya da yumuşatıyorlar. Efendim kadın erkekten önce çöktüğü için (hani doğum falan) küçük olmalıymış yaşı...
Eğitimde de böyle.. Kadının çok okumuşu bilmişi olur muymuş, evde kalmakmış layıkı....
Esim benden 2 yas büyük; ne 'höt' dememe gerek kaldı 17 senede, ne de benden önce çöktü... Yıllar içinde ben yaşlandıkça o gençleşti.' Ooo Can bey kapmışınız çıtırı ' esprilerine muhatap dahi oldum. Eşim üç üniversite bitirdi; ben bir taneyi 9 senede bitirdim..Ne o bana bilmişlik tasladı, ne ben ona ezik baktım...
"Kulağa gelen müzik tekse de, onu oluşturan notalar farklıdır" der Halil Çibran...
Bunu unutmadık biz. Ben konuşurken o dinledi,ben dinlerken o konuştu 17 sene. O öfkeliyken ben, ben öfkeliyken o " haklısın bir tanem..." dedik, Öfke bitip fırtına durulduğunda " ama bi de böyle düşün " de dedik fikrimizi savunurken. Farklı insanlar olarak görmedik birbirimizi, aynı amaç için savaşan neferlerdik bu hayatta...Asla bilmedik ne kadar para kazandığımızı, ortak cüzdanımızdan gerektiği kadar aldık..Ne kadar çalarsa çalsın masanın üstünde telefon , kim bu saatte arayan karsı cins diye sorgulamadık da ama... Sevginin en büyük dostuydu bizim için 'güven' ve güvenin ardına saklanmış bir 'saygı' vardı daima... Ne kavgalar, ne badireler atlattık 17 senede... Eee ülkeler neler gördü, biz çekirdek aile mi sütliman yasayacaktık... Bir gün öyle bir girdik ki birbirimize, ben ilk kez odamın dışında yattım bir gece, misafir odasında... Gece yarısı kapı açıldı, eşim; 'Ne yapıyorsun burada?' diye sordu. Kapının eşiğinden, 'uyuyorum' dedim buz gibi bir sesle... Gitti, gelmesi 1 dakikasını almıştı, elinde yastıkla... 'kay yana' dedi daracık yatakta. 'ne yapıyorsun?' dediğimde 'benim yerim senin yanın, sen gelmezsen ben gelirim' dedi...
Anladım ki o gece, en uzun kavgamız yatma saatine kadar sürecek... Ve bence doğrusu da bu... Özen gösterdik o günden sonra, evin her yerinde kavga ettik, yatak odamız hariç... Kırsak da zaman zaman kalplerimizi, asla kin tutmadık birbirimize...
Toplum kurallarıyla oynasaydık bu oyunu belki de 41 inci çift olacaktık o listede... Ama oyunun kurallarını biz koyduk... Ne de olsa bizim oyunumuz du oynanan... Evlilik; hesapsız içine alınması gereken bir oyun bence... Topluma kulaklarını tıkayarak hem de... Ne benim, ne de bizim sözlerimizle... Sadece gönlünüzden geçtiğince...
Dediği gibi Ataol Behramoğlu' nun ; ' Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var: Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına. Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır. Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana..."
CAN DÜNDAR
Evliliğimin bu kadar uzun sürmesinin gizi belki de kuruma inanmamaktan geçiyor. Evliliği toplumun dayattığı şekilde yaşamamaktan... Nedir bu dayatmalar? Erkeğin muhakkak kadından yasça büyük olması, eğitim seviyesinin erkeğin lehine ya da en azından eşit olması bunların sadece ikisi...
Olmaz, yürümez diyor toplum... Erkek yasça büyük olmalı ki, kadına 'höt' dediğinde oturmalı kadın... Ya da yumuşatıyorlar. Efendim kadın erkekten önce çöktüğü için (hani doğum falan) küçük olmalıymış yaşı...
Eğitimde de böyle.. Kadının çok okumuşu bilmişi olur muymuş, evde kalmakmış layıkı....
Esim benden 2 yas büyük; ne 'höt' dememe gerek kaldı 17 senede, ne de benden önce çöktü... Yıllar içinde ben yaşlandıkça o gençleşti.' Ooo Can bey kapmışınız çıtırı ' esprilerine muhatap dahi oldum. Eşim üç üniversite bitirdi; ben bir taneyi 9 senede bitirdim..Ne o bana bilmişlik tasladı, ne ben ona ezik baktım...
"Kulağa gelen müzik tekse de, onu oluşturan notalar farklıdır" der Halil Çibran...
Bunu unutmadık biz. Ben konuşurken o dinledi,ben dinlerken o konuştu 17 sene. O öfkeliyken ben, ben öfkeliyken o " haklısın bir tanem..." dedik, Öfke bitip fırtına durulduğunda " ama bi de böyle düşün " de dedik fikrimizi savunurken. Farklı insanlar olarak görmedik birbirimizi, aynı amaç için savaşan neferlerdik bu hayatta...Asla bilmedik ne kadar para kazandığımızı, ortak cüzdanımızdan gerektiği kadar aldık..Ne kadar çalarsa çalsın masanın üstünde telefon , kim bu saatte arayan karsı cins diye sorgulamadık da ama... Sevginin en büyük dostuydu bizim için 'güven' ve güvenin ardına saklanmış bir 'saygı' vardı daima... Ne kavgalar, ne badireler atlattık 17 senede... Eee ülkeler neler gördü, biz çekirdek aile mi sütliman yasayacaktık... Bir gün öyle bir girdik ki birbirimize, ben ilk kez odamın dışında yattım bir gece, misafir odasında... Gece yarısı kapı açıldı, eşim; 'Ne yapıyorsun burada?' diye sordu. Kapının eşiğinden, 'uyuyorum' dedim buz gibi bir sesle... Gitti, gelmesi 1 dakikasını almıştı, elinde yastıkla... 'kay yana' dedi daracık yatakta. 'ne yapıyorsun?' dediğimde 'benim yerim senin yanın, sen gelmezsen ben gelirim' dedi...
Anladım ki o gece, en uzun kavgamız yatma saatine kadar sürecek... Ve bence doğrusu da bu... Özen gösterdik o günden sonra, evin her yerinde kavga ettik, yatak odamız hariç... Kırsak da zaman zaman kalplerimizi, asla kin tutmadık birbirimize...
Toplum kurallarıyla oynasaydık bu oyunu belki de 41 inci çift olacaktık o listede... Ama oyunun kurallarını biz koyduk... Ne de olsa bizim oyunumuz du oynanan... Evlilik; hesapsız içine alınması gereken bir oyun bence... Topluma kulaklarını tıkayarak hem de... Ne benim, ne de bizim sözlerimizle... Sadece gönlünüzden geçtiğince...
Dediği gibi Ataol Behramoğlu' nun ; ' Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var: Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına. Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır. Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana..."
CAN DÜNDAR
06 Eylül 2013
Görmem mi sanırsın; sesi kısık gözlerinin nicedir... dudakların buselere sağır... Oysa ben, haykırmak için sesine, solumak için nefesine muhtacım.
Bilsen neler verirdim bakışlarından o kederi silebilmek, sana itimadın hazzını yeniden verebilmek için... Lakin öyle bir tufana yakalandık ki, birbirimize kavuşmak için çekiştirdiğimiz kement boğuyor bizi... Mübadele garında saadet ülkesine kesilmiş iki "açık" biletle mecalsiz bekleşiyoruz. Kudretim olsa, seni bu harabe istasyondan kapar, koştukça yelelerinden takvim sayfaları uçuşan bir kısrağın terkisine attığım gibi, o çok sevdiğin ihtişam romanlarının mağrur asrına taşırdım. Soyunurduk bütün o delik deşik kostümlerimizden, boyası akmış maskelerimizden... mecburi rollerimizden...
"Devamsızlık yüzünden" tarihten kovulmuş iki muzip çocuk gibi, azad olurduk kendimizden... Benim boynumda alıçtan kolyeler, senin tebessümünde sümbülden gamzeler; çözüp dudaklarımızın mührünü, iç çekişlerimizi toprağa gömer, her akşam ilk sana gülümseyen yıldızına ip dolayıp keyifle ayaklarımızı sallandırırdık dünyaya....
Dilimizde, "kavuşmanın tadını/ ayrılık feryadını" taşıyan bir şarkıyla... Uşşak makamında...
Can Dündar
Bilsen neler verirdim bakışlarından o kederi silebilmek, sana itimadın hazzını yeniden verebilmek için... Lakin öyle bir tufana yakalandık ki, birbirimize kavuşmak için çekiştirdiğimiz kement boğuyor bizi... Mübadele garında saadet ülkesine kesilmiş iki "açık" biletle mecalsiz bekleşiyoruz. Kudretim olsa, seni bu harabe istasyondan kapar, koştukça yelelerinden takvim sayfaları uçuşan bir kısrağın terkisine attığım gibi, o çok sevdiğin ihtişam romanlarının mağrur asrına taşırdım. Soyunurduk bütün o delik deşik kostümlerimizden, boyası akmış maskelerimizden... mecburi rollerimizden...
"Devamsızlık yüzünden" tarihten kovulmuş iki muzip çocuk gibi, azad olurduk kendimizden... Benim boynumda alıçtan kolyeler, senin tebessümünde sümbülden gamzeler; çözüp dudaklarımızın mührünü, iç çekişlerimizi toprağa gömer, her akşam ilk sana gülümseyen yıldızına ip dolayıp keyifle ayaklarımızı sallandırırdık dünyaya....
Dilimizde, "kavuşmanın tadını/ ayrılık feryadını" taşıyan bir şarkıyla... Uşşak makamında...
Can Dündar
05 Eylül 2013
04 Eylül 2013
Kırmızı Vosvos
Kırmızı Vosvos az ötede duruyordu. Gökyüzünde tek yıldız yoktu.
“…küçükken kırmızı Vosvosları sayıp fal tutardı. Galiba gündüz
doksan dokuz tane kırmızı Vosvos sayıp, gece de yatmadan on
tane yıldız sayarsan dileğin gerçekleşiyormuş. Ne acayip bir fal,
şimdi kimse tutamaz, kırmızıyı bırak, o kadar Vosvos kaldı mı yollarda?”
“…küçükken kırmızı Vosvosları sayıp fal tutardı. Galiba gündüz
doksan dokuz tane kırmızı Vosvos sayıp, gece de yatmadan on
tane yıldız sayarsan dileğin gerçekleşiyormuş. Ne acayip bir fal,
şimdi kimse tutamaz, kırmızıyı bırak, o kadar Vosvos kaldı mı yollarda?”
01 Eylül 2013
Ateşi gözlerinden almıştım
Eylül senle birlikte yağmurları da götürdü
Küle dönerim
Gözlerin zülfün telinden bir tuzaktı
Kınından çıkmış pusuda bir bıçaktı
Ellerinin suskun soğukluğunda
Bozkır çalıları gibi kararıp kaldım ara yerde
Tutunduğum dağla sustum
Dağ gibi sustum
Artık tamamlanmıştır yalnızlığım
Düşlerimin uçuruma sürüklendiği yerdeyim
Şimdi yanımda olsan
Ellerin gezinseydi alnımın sürgün çizgilerinde
Acılarım böyle koymazdı bana
Sevinç şarkıları terketmezdi
Keder denizinde boğulmazdım
Kalbim; buz dağı
Sen yanımda olsaydın üşümezdim
Yüreğimin gün gören yerinde gül büyüteceğim
Bir gülümsemeyle yüzüme taşıyacağım
İki damlacık kirpiklerime tırmanacak sevinçten
Ne iyi etmişim diyeceğim
Doğacak günü beklemekle
Ne iyi
Gök gözlerinde halaya dursun diye kırlangıçlar
Kederi ve kahrı bir su iştahıyla yenerek
Yeşertsin diye bu yürek
Güneşli bir günde bekleyeceğim gelişini
Güneşli bir günde
Küle dönerim
Gözlerin zülfün telinden bir tuzaktı
Kınından çıkmış pusuda bir bıçaktı
Ellerinin suskun soğukluğunda
Bozkır çalıları gibi kararıp kaldım ara yerde
Tutunduğum dağla sustum
Dağ gibi sustum
Artık tamamlanmıştır yalnızlığım
Düşlerimin uçuruma sürüklendiği yerdeyim
Şimdi yanımda olsan
Ellerin gezinseydi alnımın sürgün çizgilerinde
Acılarım böyle koymazdı bana
Sevinç şarkıları terketmezdi
Keder denizinde boğulmazdım
Kalbim; buz dağı
Sen yanımda olsaydın üşümezdim
Yüreğimin gün gören yerinde gül büyüteceğim
Bir gülümsemeyle yüzüme taşıyacağım
İki damlacık kirpiklerime tırmanacak sevinçten
Ne iyi etmişim diyeceğim
Doğacak günü beklemekle
Ne iyi
Gök gözlerinde halaya dursun diye kırlangıçlar
Kederi ve kahrı bir su iştahıyla yenerek
Yeşertsin diye bu yürek
Güneşli bir günde bekleyeceğim gelişini
Güneşli bir günde
Renkler
Renkler Kahverengi, adı üstünde,
Kahvedir.
Ağaçlar kahverengidir aynı zamanda,
Ve ahşap kahverengidir, toprak,
Sarıdır bazı çiçekler,
Ki en güzelleri bence,
Sonbaharda yapraklar,
Ve kızgın öğlen güneşidir,
Kırmızı her şeyden önce,
Kanın rengidir.
Ve kan bana hayatı hatırlatır,
Yeşil bir başkadır.
Çimen kadar uysal,
Yaprak kadar güzel,
Beyaz barış kadar buluttur,
Huzur kadar pamuk.
Boş bir sayfa kadar boş.
Gri, sadece adıyla bile,
Kasvete sürükleyebilir beni,
Yağmur bulutları gibi,
Ve arka sokaklar kirli,
Ve beton rengi,
Ağlamaklıdır gri.
Siyah karanlıktır sadece.
Karanlık ışıksızlıktır.
Işıksız olmaksa,
Hiçbir şey olmasa bile,
Özgür olmaktır bence.
Mavi tüm renkler arasında,
En sevdiğimdir benim.
Sağında göremezsin,
Solunda da.
Ama başını kaldırınca yukarı,
Masmavidir gökyüzü,
Ve altında deniz varsa,
Gökten de mavi,
Hayat güzeldir işte.
Diyarbakır - Sanat Sokağı
Dünya Barış Günü
Çocuğun gördüğü düştür barış, annenin gördüğü düştür barış,
ağaçlar altında sevdalıların sevda sözleridir barış;
ağaçlar altında sevdalıların sevda sözleridir barış;
30 Ağustos 2013
30 Ağustos
Tek zafer insanın haklı gururu olsun, savaşların, ölümlerin olmaması üzerine bir dünya için, barış için kutlu olsun..
28 Ağustos 2013
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim...
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim
ve ipek bir halıya benziyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim
25 Ağustos 2013
Bazen bir not
Bazen susarsın, anlamlar yüklediğin bir not, bir kağıt parçası avutur seni, hayatının en güzel zamanlarının özeti film şeridi gibi elinden bu kağıt parçalarıyla geçer.
Peki bunun farkında olmak,yaşlı bir Kızılderililin dediği gibi hayatın bize sunamadıklarını mı sunar? Yaşlı bir Kızılderili ne kadar yanılabilir?
Senle her yere döküle bilirdik, çünkü senle her yerdeydik ".. her yerden hiçbir yere gidilmez ama her yerden tek bir yere bile uzak kalınmaz.. tek bir yere.. tek bir yerde olmak için her yerde olmaya razı olanlar içindir masallar.. bir yerde tek olsan da tek bir yerde olmak için katlanılır gerçeğin zamanına.. insan en az bir kağıt kadar katlanmalıdır zamana.. yoksa kötü bir şiir yazılır "eyvallah" adında.. okunsa da, okunmasa da.. taşı anlatan-yolsuz-bitmeyen bin suskunlukluk bir şiir..
Bazen bütün koşullar uygunken bile ölemezsin, 24 saat önce yaşananları hayal meyal hatırlayıp, yaşadığın en büyük acının o ana ait olduğunu düşünür ve çaresiz beklersin. Tanımadığın, seçemediğin bir kaç yüz, iyi niyetli bir şekilde dibe girdiğin batakta o malum soruyu sorar; İyi misiniz? Cevap çok kolaydır aslında, fakat iki dudağınızın arasından çıkacak o malum cümle için gücünüz kalmamıştır. Bu hayatta iyi insanların var olduğuna, gözünüzü açıp ayıldığınızda anlarsınız. Kimi zaman acıların aşk'a karışınca dünyanın kaç bucak olduğunu da anlarsın. Yare ulaşmak, haykırmak istersin, sarılıp tüm dertlerini yardan başka kim alabilirdi peki o an?
Kaçış
Bundan başka bir şey değildi aşkımız:
gider, dönerdi gene ve bize
gözleri kapalı, uzak, çok uzak
mermerleşmiş bir gülümseme getirirdi
yitik sabahın otunda
garip bir deniz kabuğu
ruhumuzun inatla açıklamaya çalıştığı.
Bundan başka bir şey değildi aşkımız:
sessizce yoklardı çevremizde ne varsa,
açıklamak için ölmek istemeyişimizi
bunca coşkuyla.
Ve tutunduysak başkalarının bellerine,
var gücümüzle sarıldıysak boyunlarına,
soluğumuz karıştıysa
bir başkasının soluğuna,
ve yumduysak gözlerimizi, bundan başka
bir şey değildi:
bu derin acıydı yalnız, tutunabileceğimiz,
kaçışımızda
Yorgo Seferis
Çeviri: Cevat Çapan
gider, dönerdi gene ve bize
gözleri kapalı, uzak, çok uzak
mermerleşmiş bir gülümseme getirirdi
yitik sabahın otunda
garip bir deniz kabuğu
ruhumuzun inatla açıklamaya çalıştığı.
Bundan başka bir şey değildi aşkımız:
sessizce yoklardı çevremizde ne varsa,
açıklamak için ölmek istemeyişimizi
bunca coşkuyla.
Ve tutunduysak başkalarının bellerine,
var gücümüzle sarıldıysak boyunlarına,
soluğumuz karıştıysa
bir başkasının soluğuna,
ve yumduysak gözlerimizi, bundan başka
bir şey değildi:
bu derin acıydı yalnız, tutunabileceğimiz,
kaçışımızda
Yorgo Seferis
Çeviri: Cevat Çapan
23 Ağustos 2013
22 Ağustos 2013
Anlıyorum
Düşerse gönlün derde elinde olmayan sebeplerle
Görürüm bazen istemediğim halde
Yalnızın adı yok gecenin bu saatinde
Beynimi kemiren birşeyler var ki
Nedensiz sorgusuz giriyor kafama
Uykularım umutlarım zehir oluyor bana
Şimdi seni anlıyorum gecenin bu saatinde
Umutlar tükenip birgün, kalırsın çaresiz ve üzgün
Tesadüf olamaz bugüne kadar geçen gün
Yalnızın adı yok, gecenin bu saatinde
Yalnızlık görünmez kaf dağından
Gökyüzü kayarken başucundan
Samyeli eserken boş odandan
Çalarsın kim bilir kimin aklından
Pilli Bebek
Görürüm bazen istemediğim halde
Yalnızın adı yok gecenin bu saatinde
Beynimi kemiren birşeyler var ki
Nedensiz sorgusuz giriyor kafama
Uykularım umutlarım zehir oluyor bana
Şimdi seni anlıyorum gecenin bu saatinde
Umutlar tükenip birgün, kalırsın çaresiz ve üzgün
Tesadüf olamaz bugüne kadar geçen gün
Yalnızın adı yok, gecenin bu saatinde
Yalnızlık görünmez kaf dağından
Gökyüzü kayarken başucundan
Samyeli eserken boş odandan
Çalarsın kim bilir kimin aklından
Pilli Bebek
Gidiyorum bu!
Aklıma yeni fikirler boca olunca
Bazen çok terliyorum, bazen ise kan!
Karadut Sochi' deyken… -yeni öğrendim-
Maalesef seni çok özlüyorum ben!
Ahh Muhsin
Bazen çok terliyorum, bazen ise kan!
Karadut Sochi' deyken… -yeni öğrendim-
Maalesef seni çok özlüyorum ben!
Ahh Muhsin
19 Ağustos 2013
Zaman&Gece
Bu gece diğer gecelerden biraz daha farklıydı
Umut yalnızdı, umut çaresiz
Zamanın durması için gereken savaşın verilmesi gerekliydi
Ya da zamanı hızlandıracak formülün artık bulunması gerekti
Hayallerin zamana karışıp, uzaklara gitmesi zira can sıkıcıydı
Canın, cananın uzaklara gitmek için yola çıkmışken üstelik
Yol zamanın bir fonksiyonu değildir,hız yolun zamana bölünmüş halidir.İvme,sürtünme katsayısı bizi ilgilendirmez,yolda olmak,bir hıza sahip olmayı gerektirir.
Aksi durum yolda durmaktır.
Durmak sıkıcıdır.
Yolda durmak,yolda olmak anlamına gelmez
Yolun bittiği yerde durulmaz,ya önce durulur ya durulmaz.
Yolun kenarından renksiz duru sular akar,o sularda balıkta vardır.
Yolun yardığı tepelerin biri yeşil toprak,diğeri bej olabilir,su aktığı yerin rengine birinmez.
Ama sana öle geliyor.
Ayrıca;
YOL BİTMEZ...
O LABİRENTİN DUVARIDIR,
YOL ASLA BİTMEZ...
Umut yalnızdı, umut çaresiz
Zamanın durması için gereken savaşın verilmesi gerekliydi
Ya da zamanı hızlandıracak formülün artık bulunması gerekti
Hayallerin zamana karışıp, uzaklara gitmesi zira can sıkıcıydı
Canın, cananın uzaklara gitmek için yola çıkmışken üstelik
Yol zamanın bir fonksiyonu değildir,hız yolun zamana bölünmüş halidir.İvme,sürtünme katsayısı bizi ilgilendirmez,yolda olmak,bir hıza sahip olmayı gerektirir.
Aksi durum yolda durmaktır.
Durmak sıkıcıdır.
Yolda durmak,yolda olmak anlamına gelmez
Yolun bittiği yerde durulmaz,ya önce durulur ya durulmaz.
Yolun kenarından renksiz duru sular akar,o sularda balıkta vardır.
Yolun yardığı tepelerin biri yeşil toprak,diğeri bej olabilir,su aktığı yerin rengine birinmez.
Ama sana öle geliyor.
Ayrıca;
YOL BİTMEZ...
O LABİRENTİN DUVARIDIR,
YOL ASLA BİTMEZ...
18 Ağustos 2013
16 Ağustos 2013
Piyanistin günlüğü
Bizi yaralarsanız kanamaz mıyız?
Bizi gıdıklarsanız gülmez miyiz?
Bizi zehirlerseniz ölmez miyiz?
…
Ve bize karşı yanlış davranırsanız,
intikam almaz mıyız?
Bizi gıdıklarsanız gülmez miyiz?
Bizi zehirlerseniz ölmez miyiz?
…
Ve bize karşı yanlış davranırsanız,
intikam almaz mıyız?
15 Ağustos 2013
Eksik Bir Şey
Bir gün o eksiklik yerini kocaman bir umuda bırakır, tutunacağın dalın budağın olur.
Dönüştüğün duygunun adını koyacağın bir anlam aramaya başladığında da dalın budağın kırılır. Bir bakmışsın umudun karşında, aranızda koca bir deniz, denizin üstünde umutlarını taşıyan gemiler, gemilere yüklediğin anlamlar...
O gemi gelecek be karadutum.
14 Ağustos 2013
Devrim unutulmaz!
Hakim:"Cezaevinde açtığınız tünelden çıkardığınız toprağı ne yaptınız?"
Mahir Çayan:"Topraksız köylüye dağıttık”
Unutmadık sizi, unutturmayacağız.
Mahir Çayan:"Topraksız köylüye dağıttık”
Unutmadık sizi, unutturmayacağız.
06 Ağustos 2013
Aylak değil Yalnız adam!
Sizi bekleyenler vardır. Rahatsınız. Hem ne kolay rahatlıyorsunuz. İçinizde boşluklar yok. Neden ben de sizin gibi olamıyorum? Bir ben miyim düşünen? Bir ben miyim yalnız?
04 Ağustos 2013
Yolcu
Keşke daha yüz pencere olsa da,
yüzünü de açsak
Pencereyi kapatma,
Pencereler kapandığı için belki de...
Bunun için fena olduk,
Senin bir dalgan varmış hani.
Daha güzel, daha haklı insanlar,
O dalgayı kaybetme...
yüzünü de açsak
Pencereyi kapatma,
Pencereler kapandığı için belki de...
Bunun için fena olduk,
Senin bir dalgan varmış hani.
Daha güzel, daha haklı insanlar,
O dalgayı kaybetme...
Hürriyet
Sen doğar doğmaz dikilirler tepene,
işler ömrün boyunca durup dinlenmeden yalan
değirmenleri,
büyük hürriyetinle parmağın şakağında düşünürsün vicdan
hürriyetiyle hürsün!
Başın ensenden kesik gibi düşük,
kolların iki yanında upuzun,
büyük hürriyetinle dolaşıp durursun,
işsiz kalmak hürriyetiyle hürsün!
işler ömrün boyunca durup dinlenmeden yalan
değirmenleri,
büyük hürriyetinle parmağın şakağında düşünürsün vicdan
hürriyetiyle hürsün!
Başın ensenden kesik gibi düşük,
kolların iki yanında upuzun,
büyük hürriyetinle dolaşıp durursun,
işsiz kalmak hürriyetiyle hürsün!
29 Temmuz 2013
Bir Çingene Günlüğü
Tanrı yeryüzüne geldiği zaman çingenelerle anlaşamaz ve bir sonraki uçakla geri döner. Bu benim hatam değil..
Bir dönüm noktası belirle ve herşeye yeniden, yeniden başla Leyla
Bir dönüm noktası belirle ve herşeye yeniden, yeniden başla Leyla
28 Temmuz 2013
Araftayım
Araftayım, bir pazar yalnızlığı bir gri pazartesi başlangıcı gibi duran insanların uzağında, benim gibi bir bahar başlangıç telaşı bir iğde kokusuna bulanmış bir bahar başlangıcı telaşı yaşayan insanların arasında
22 Temmuz 2013
Aylak Adam
“Yalnızlık insan duygusunun en derindeki gerçeğidir. Yalnız olduğunu bilen ve bir başkasını arayan tek varlık insandır… Yalnızlık duygusu hem bir ceza hem bir aramadır, bir sürgün cezası olduğu kadar sanki o sürgünden artık kurtulacağımızı duyuran bir durumdur. İnsan yaşamının tümü bu diyalektiğin etkisi altındadır.”
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)