"Birisi barışı başlatmalı, tıpkı savaşı başlattığı gibi."
Stefan Zweig
23 Aralık 2016
Charles Bukowski, Amerika’nın en büyük yazarlarından biri olmadan önce alkol problemi olan, yüzü sivilce izi dolu, mavi yakalı bir çalışandı. Rüyasında yaşamın tek düzeliğini bozman için yazı yazıyordu.
Bukowski, bütün edebi klişelerle dalga geçip tüm yazın dünyasına harikulade bir renk katmadan önce Amerika Posta Hizmetleri şirketinde çalışıyordu. Burada çalışmadan önce ise bir turşu fabrikasında işçi olarak hizmet verdi.
1969 yılında Bukowski 49 yaşındayken, yayıncısı John Martin, aylık 100 dolar yazarlık maaşı önerene kadar her gün işe gitmeye devam etti ve bu tekliften sonra işini bırakıp ölene kadar yazarlık yaptı.
Bukowski bu konuyla ilgili şöyle yazmıştı “İki tercihim vardı – ya postanede kalıp kafayı yiyecektim ya da yazarlığa terfi edip açlıktan ölecektim… Ben açlıktan ölmeyi tercih ettim.” Bukoswki, ilk kitabını John Martin’in yayınevinden çıkardı. Altı roman ve binlerce şiir yazdı.
9-5 mesaisi ile ilgili aşağıdaki mektubu da yazarlığa adım attıktan 16 yıl sonra yayıncısı John Martin‘e yazdı.
8 Aralık 1986
“Merhaba John,
Güzel mektubun için teşekkür ederim. Bazen, nereden geldiğini hatırlamak insanı acıttığını sanmıyorum. Nereden buralara geldiğimi biliyorsun. İnsanlar bunun filmini bile çekmek istedi veya bu konuda yazmayı da denediler, fakat tam anlamadılar konuyu. Diyorlar ki ‘Dokuzdan beşe kadar çalışmak.’ Asla bu, saat sabah dokuzdan akşam beşe kadar çalışmak değil. Bu gibi çalıştığım yerlerde öğle tatili yok. Birçoğunda mesai bile vermezler ve eğer bu konuda şikâyet edersen yerini alacak bir zavallı her zaman vardır.
Eskiden beri derim ki ‘Kölelik hiç bir zaman kalkmadı, sadece tüm ırkları kapsayacak şekilde genişletildi.’
Asıl acıtan da insanlığı kararlı bir şekilde küçülten de; bu kişilerin sevmedikleri işlerini kaybetmemek için ellerinden geleni yapıp, daha kötüsüne düşerim deyip, alternatif işe geçmekten korkmaları. İnsanlar kelimenin tam anlamıyla boşlar. Bedenleri İtaatkar ve korkak zihinlere sahiptir. Gözlerinin feri kaçar, sesleri çatallaşır ve beden, saç, tırnaklar, ayakkabılar, her şeyleri böyledir.
Genç bir adamken bu insanların bu şartlar altında hayatlarını adamalarına inanamazdım. Şimdi yaşlı bir adam oldum ve hâlâ inanmıyorum. Niye yapıyorlar bunu? Seks? TV? Aylık otomobil taksitleri için? Çocukları için? O çocuklar ileride onlar ne yapıyorsa aynısını yapmayacaklar mı?
Eskiden, ben daha çok gençken bir işten diğer işe atlarken bazen aptal gibi iş arkadaşlarımla konuşur onlara şöyle derdim ‘Hey, patron buraya her an gelebilir ve gelip hepimizi işten çıkarabilir, bunu hiç düşündünüz mü?’
Bana öylece bakarlardı. Onların zihinlerini sokmak istemedikleri bir şeyi anlatıyordum.
Şimdi üretim yerlerinde birçok toplu işten çıkarmalar oluyor (Çelik fabrikaları öldü, teknik değişti) . Yüzlerce, binlerce kişi işten atıldı ve hepsi de şaşkın bir ifade ile şunları söylüyor: ‘35 yılımı verdim. Bu doğru değil. Ne yapacağımı bilmiyorum.’ Kölelere hiçbir zaman yeterince ücret vermezler ki özgür olmasınlar. Ölmeyecek kadar ve işe gelecek kadar öderler hep. Bunu görebildim. Onlar neden yapamadı? Bar fedaisi olmanın ve bankta yatmanın da daha iyi olduğunu anladım. Onlar beni buralara atana kadar neden bekleyeyim?
Bu köle düzenine karşı gelmek için sadece yazdım ve yazıyorum. Boşa geçen ilk 50 yıldan sonra sözde bir profesyonel yazarım artık.”
Bukowski, bütün edebi klişelerle dalga geçip tüm yazın dünyasına harikulade bir renk katmadan önce Amerika Posta Hizmetleri şirketinde çalışıyordu. Burada çalışmadan önce ise bir turşu fabrikasında işçi olarak hizmet verdi.
1969 yılında Bukowski 49 yaşındayken, yayıncısı John Martin, aylık 100 dolar yazarlık maaşı önerene kadar her gün işe gitmeye devam etti ve bu tekliften sonra işini bırakıp ölene kadar yazarlık yaptı.
Bukowski bu konuyla ilgili şöyle yazmıştı “İki tercihim vardı – ya postanede kalıp kafayı yiyecektim ya da yazarlığa terfi edip açlıktan ölecektim… Ben açlıktan ölmeyi tercih ettim.” Bukoswki, ilk kitabını John Martin’in yayınevinden çıkardı. Altı roman ve binlerce şiir yazdı.
9-5 mesaisi ile ilgili aşağıdaki mektubu da yazarlığa adım attıktan 16 yıl sonra yayıncısı John Martin‘e yazdı.
8 Aralık 1986
“Merhaba John,
Güzel mektubun için teşekkür ederim. Bazen, nereden geldiğini hatırlamak insanı acıttığını sanmıyorum. Nereden buralara geldiğimi biliyorsun. İnsanlar bunun filmini bile çekmek istedi veya bu konuda yazmayı da denediler, fakat tam anlamadılar konuyu. Diyorlar ki ‘Dokuzdan beşe kadar çalışmak.’ Asla bu, saat sabah dokuzdan akşam beşe kadar çalışmak değil. Bu gibi çalıştığım yerlerde öğle tatili yok. Birçoğunda mesai bile vermezler ve eğer bu konuda şikâyet edersen yerini alacak bir zavallı her zaman vardır.
Eskiden beri derim ki ‘Kölelik hiç bir zaman kalkmadı, sadece tüm ırkları kapsayacak şekilde genişletildi.’
Asıl acıtan da insanlığı kararlı bir şekilde küçülten de; bu kişilerin sevmedikleri işlerini kaybetmemek için ellerinden geleni yapıp, daha kötüsüne düşerim deyip, alternatif işe geçmekten korkmaları. İnsanlar kelimenin tam anlamıyla boşlar. Bedenleri İtaatkar ve korkak zihinlere sahiptir. Gözlerinin feri kaçar, sesleri çatallaşır ve beden, saç, tırnaklar, ayakkabılar, her şeyleri böyledir.
Genç bir adamken bu insanların bu şartlar altında hayatlarını adamalarına inanamazdım. Şimdi yaşlı bir adam oldum ve hâlâ inanmıyorum. Niye yapıyorlar bunu? Seks? TV? Aylık otomobil taksitleri için? Çocukları için? O çocuklar ileride onlar ne yapıyorsa aynısını yapmayacaklar mı?
Eskiden, ben daha çok gençken bir işten diğer işe atlarken bazen aptal gibi iş arkadaşlarımla konuşur onlara şöyle derdim ‘Hey, patron buraya her an gelebilir ve gelip hepimizi işten çıkarabilir, bunu hiç düşündünüz mü?’
Bana öylece bakarlardı. Onların zihinlerini sokmak istemedikleri bir şeyi anlatıyordum.
Şimdi üretim yerlerinde birçok toplu işten çıkarmalar oluyor (Çelik fabrikaları öldü, teknik değişti) . Yüzlerce, binlerce kişi işten atıldı ve hepsi de şaşkın bir ifade ile şunları söylüyor: ‘35 yılımı verdim. Bu doğru değil. Ne yapacağımı bilmiyorum.’ Kölelere hiçbir zaman yeterince ücret vermezler ki özgür olmasınlar. Ölmeyecek kadar ve işe gelecek kadar öderler hep. Bunu görebildim. Onlar neden yapamadı? Bar fedaisi olmanın ve bankta yatmanın da daha iyi olduğunu anladım. Onlar beni buralara atana kadar neden bekleyeyim?
Bu köle düzenine karşı gelmek için sadece yazdım ve yazıyorum. Boşa geçen ilk 50 yıldan sonra sözde bir profesyonel yazarım artık.”
21 Aralık 2016
16 Aralık 2016
Her sabah nereye gittiğini bilmeden bir işe giden, her akşam nereden çıktığını bilmeden bir işten çıkan, sevmediği hayatı yaşayan, sevmediği işi yapan, sevmediği kişilerle yaşayan, kalabalıklar yüzünden yaşamaya karşı ne bir sevgi, ne de bir sevgisizlik işareti olmadan gelip geçen, her akşam evinin dört duvarı arasına sanki bir mezara girermiş gibi giren, gecelerini bir sıkıntı yorganının altında yalnız ya da yanındaki yabancı gövdeyle geçiren bütün ölü kentlerin, ölü doğmuş çocukları! Size bu ölü yaşamı hazırlayan "sermaye sahibi egemen sınıftır", bu acımasız oyunun varlığı siz izin verdiğiniz sürece sürecektir.
08 Aralık 2016
Bir insana, bir ölüm haberi nasıl verilik ki? Sırf ölüm haberi de değil, başka bir haber, güzel haberler mesala, gizli sevdalar. Hepsi aynı. Bir insana uyulan sevginin çaresizlikle kesiştiği anlar, hep aynı. Boşa konuşmak, aşkta da ölümde de, hepsi bir. Umut biter, sadece sözler kalır, kırık dökük, yaralı, tedirgin, gücenik. Hiç söylenmese de olacak, hiç söylenmese sonradan çekilen azapları da daha az olacak. Boşa söylenmiş sözlerin azabı, çoğu zaman, hiç söylenmemiş sözlerin azabından ağır. Bazen bir cevap olur, daha beter. Bazen bir bakış olur...
06 Aralık 2016
“…ölüm, bizden öteye dönük olan,
bizim aydınlatamadığımız yüzüdür yaşamın…
gerçek yaşam biçimi her iki
bölgeye uzanır, en büyük kan dolaşımı her ikisi boyunca…
Yapılması gereken burada bakılmış, dokunulmuş olanı, o daha geniş
Çemberin içine almak.
Gölgesiyle yeryüzünü karartan
Bir öbür dünyaya değil bir bütüne, bütünün kendisine…
Evet bizim ödevimiz, bu
Gidici, dayanıksız olan yeryüzünü öyle derin,
Öyle acıyla, tutkuyla kavramak ki onun özü “görünmez olarak”
Bizde yeniden dirilsin. Bizler Görünmez’in arılarıyız.
Çılgın gibi topluyoruz gözünüzün balını
Görünmez’in büyük altın kovanında biriktirip saklamak için
bizim aydınlatamadığımız yüzüdür yaşamın…
gerçek yaşam biçimi her iki
bölgeye uzanır, en büyük kan dolaşımı her ikisi boyunca…
Yapılması gereken burada bakılmış, dokunulmuş olanı, o daha geniş
Çemberin içine almak.
Gölgesiyle yeryüzünü karartan
Bir öbür dünyaya değil bir bütüne, bütünün kendisine…
Evet bizim ödevimiz, bu
Gidici, dayanıksız olan yeryüzünü öyle derin,
Öyle acıyla, tutkuyla kavramak ki onun özü “görünmez olarak”
Bizde yeniden dirilsin. Bizler Görünmez’in arılarıyız.
Çılgın gibi topluyoruz gözünüzün balını
Görünmez’in büyük altın kovanında biriktirip saklamak için
03 Aralık 2016
26 Kasım 2016
"Devrim İçin Savaşmayana Komünist Denmez" demişti Fidel yıllar önce... Biz Anadolu'daki yoldaşların, yolunda yürümeye devam edeceğiz!
Bütün ezilen dünya halklarının başı sağ olsun. Faşist Batista diktatörlüğüne karşı savaşan Fidel komutan dünya halklarına bir yol gösterici olmuştur. Yılgınlığın, inançsızlığın aksine savaşın moralle yürüyeceğini göstermiştir. Sayısı az olsa bile bir gerilla grubunun nasıl bir ülkeyi esaretten kurtarabileceğini göstermiştir bize Fidel.
Gözün arkada kalmasın komutan, 'biz buraya dönmeye değil, ölmeye geldik' diyen yoldaşların var senin. Bizler varız, bizler vatanımızı emperyalizme teslim etmeyeceğiz ve bağımsızlığı uğruna sonuna kadar savaşmaya devam edeceğiz.
Yaşasın Dünya Halklarının Kardeşliği!
Kahrolsun ABD Emperyalizmi!
Que Viva La Revolucion!
21 Kasım 2016
Tavanda idam edilmiş bir lâmbanın dışında bakılacak başka bir şey olmadığından, yavaş yavaş yükseklere bakma alışkanlığını yitiririz.
MARİA.
Evet, doğru.
ANGEL.
Tavanın üstünde, gökyüzünün, yıldızlar ve evrenin bulunduğunu unuturuz. Daha büyük olduğumuzu düşünmek için, kendi dünyamızı gitgide küçültür, duvar ve tavanla kuşatırız. Bundan dolayı ev yapmak istemiyorum. Çeşmeler ise gökyüzü altında.
MARİA.
Evet, evet... Ne zamandır gökyüzüne bakmadığımı hatırlamıyorum.
19 Kasım 2016
"ağlayınca hafiflenir, kütlenin korunumu
cam kenarlarından, teraslardan, taraçalardan
kırk yaşına gelmişim taraça bilmiyorum
bir filmde duymuştum kadın ağlıyordu
kadın ağlayınca hafifler su, cılızlar ateş
cılızlamak olmayabilir bilmiyorum
kadın ağlayınca ağırlaşır içim,
ellerini başına koyunca güz
yıllar içinde saatler hani, yıllar süren saatler hani
az önce gördüm seni soruyordu."
cam kenarlarından, teraslardan, taraçalardan
kırk yaşına gelmişim taraça bilmiyorum
bir filmde duymuştum kadın ağlıyordu
kadın ağlayınca hafifler su, cılızlar ateş
cılızlamak olmayabilir bilmiyorum
kadın ağlayınca ağırlaşır içim,
ellerini başına koyunca güz
yıllar içinde saatler hani, yıllar süren saatler hani
az önce gördüm seni soruyordu."
11 Kasım 2016
Sırf başlayıp bitirebildiğim bir hikayem olsun diye. Bıktım ardımda yarım kalmış hikayeler taşımaktan. Çünkü bizzat ben, yarım kalmış bir niyetim. Anlamlarını bilmeden sevdiğimiz şarkılar var ya. İşte biz böyleyiz. Sesin kıvrılıp büküldüğü yerde ıslanıyor gözlerimiz. Hayat, sahip olduklarımızın dışında kalanlarmış meğer...
03 Kasım 2016
29 Ekim 2016
Moralsiz Kirpi
Bana güzel bir şey söyle yoksa ben
Moralsiz bir kirpi kadar tehlikeli olurum
Kolpadan laflarla idare etmeye kalkma
Bana gerçekten güzel bir şey söyle
Söyle yoksa oyalanacak saçma sapan şeyler bulurum
Beni günlük konuşmalarla geçiştirme sakın
Acele et fazla zamanımız yok
Derhal güzel bir şeyler söylemen lazım
Söylemezsen hatırladığım her şeyi unuturum.
Moralsiz bir kirpi kadar tehlikeli olurum
Kolpadan laflarla idare etmeye kalkma
Bana gerçekten güzel bir şey söyle
Söyle yoksa oyalanacak saçma sapan şeyler bulurum
Beni günlük konuşmalarla geçiştirme sakın
Acele et fazla zamanımız yok
Derhal güzel bir şeyler söylemen lazım
Söylemezsen hatırladığım her şeyi unuturum.
24 Ekim 2016
"Kimsenin birbirine acımadığı, birinin ötekine yardım etmeyi aklından dahi geçirmediği soğuk ve mutsuz bir dünyada yaşıyoruz. Yalnızlıktan korktuğumuz ama sürekli yalnız kalmaya çalıştığımız, yalnızlığımızın yetmediği ve bitmediği bir çağdayız. Ama, kendimizi ve birbirimizi tanımaya gayret etmekten başka çıkar yolumuz da yok."
21 Ekim 2016
Oysa, her şey bir akıntıya kapılmış sürükleniyor dallar, taşlar, yıldızlar, bulutlar, hatta ölüler bile. Hiçbir şey hiçbir şeyi beklemiyor. Bütün bekleyişler bir yanılsama aslında, hem de gerçekliği kavranamayacak kadar büyük bir yanılsama; çünkü bekliyor görünen ne varsa, bekleyişinin içinde yavaş yavaş yürüyor; gizleniyor kimi zaman, daralıyor, dağılıyor ve biçimden biçime girip kendi özündeki sonsuzluğa doğru akıyor.
17 Ekim 2016
Ihlamur kokulu bir bahardı beklediğim. İçinde mis kokulu satırları olan, melankolik eylemlere karşı göğüs germeyi bilmeyen bir dost gülümsemesi gibi. Zamanın içinden geçerken alınan yaraların izlerini silmek gibi. Her lodosla sızlayan gün batımına söver gibi, hatırlamak gibi, hatırlamak istememek gibi..
16 Ekim 2016
11 Ekim 2016
06 Ekim 2016
05 Ekim 2016
02 Ekim 2016
Ne çok sevmek istiyor insan
“Ne çok sevmek istiyor insan, birini denizi geçerken mavi birini cumartesi gibi düşünürken kırmızı şaraba yatırılmış o aşktan gövdeyi, birini kopkoyu bir şiire batmışken ve birini o bir başkasını severken yana yana ne çok sevmek birini hem de çok ve hep yalan söylediği için sevmek ve şöyle demek: Meğer yalan söylediği için de sevilirmiş insan.
Yabancı bir ülke gibi özlerken birini hani bir kez gidilmiş de unutulmamış, o ülkeyi bir daha sevme isteği gibi, bazen de korkuyla ya hatırlamazsa diye gönlünde sulayıp durduğu o güzel ilki, İlk bakışma, ilk sarhoşluk, ilk sevişmeyi ve birini değil sessizce, teni, ruhu kendi bile duymadan sevmeyi ki böylesine yalnızca bir şiirde rastlanır belki…
Ve ne çok yazmak istiyor insan birini, o okusun diye değil ama birini kimse öyle güzel küsemez diye ağız dolusu susar ve gönül dolusu küser ve sesine bakıp bakıp da birini ağlamak ister gibi seviyor insan hani o “ruha ağlamak getiren tren sesleri” gibi önce ayrılığı sonra sevmeyi, hep ayrılır gibi sevmek, sevmek istiyor. Birini ayrılık tenden ruhtan bakıştan da ama sesten uzağa düşmekmiş en çok çünkü nereye gitse sesine dönermiş ve sesinden toplanırmış her ayrılıktan sonra döndüğü o siyah günler gibi insan.”
29 Eylül 2016
“Beni boşver. Konu ben değilim. Asıl sen kimsin? Senin heyecanların neler, tutkuların neler, hayal kırıklıkların neler? Şu hayatta başın sıkıştığında ilk kimi ararsın? Seni karşılıksız seven insan kimdir, ne bok yersen ye seni bağrına basacak insan kimdir? Eğer böyle biri varsa bu akşam onu ara, halini hatrını sor bu vesileyle. Yoksa sen de bir gün benim gibi yapayalnız kaldığında, ufacık bir şeyi danışmak için bile arayacak kimseyi bulamazsın. Bu sözlerimi harcanmış yıllarımın manifestosu olarak kabul edebilirsin. Çünkü büyük bir tecrübeyle konuşuyorum, tecrübe ıstıraptır güzelim ve zannettiğinden çok daha fazla ıstırap çektim. İstersen sonra yine araşalım, daha 873 dakika bedava konuşma hakkım var çünkü.”
26 Eylül 2016
Ne Tuhaf
"Kalabalık kuytularda boğulur çığlıklarım
Kuru bir teselli bulurum ben kendi halime
Vazgeçilmez tutkularda kaybolur yaşadıklarım
Dağılıp giden bir sis halinde"
Kuru bir teselli bulurum ben kendi halime
Vazgeçilmez tutkularda kaybolur yaşadıklarım
Dağılıp giden bir sis halinde"
20 Eylül 2016
16 Eylül 2016
"Gözyaşlarımı ağabeyimden saklamaya çalıştım, dışarıya baktım. Sokaklardan, caddelerden geçiyorduk. Bir sürü araba, üstüste insanlar, kalabalık... Herkes birbirinin yaşamından habersiz bir yol tutturmuş gidiyordu, kimse kimsenin umurunda değildi; kimse böyle bir çaba içinde de değildi. Derin bir nefret duydum. 'Hapse girmek istiyorum, çünkü bu kalabalığı hiç sevmiyorum,' dedim içimden. Sinirlerim bozulmuştu. Selimiye'nin kapısından çıktığımdan beri büyüyen boşluk sonunda en üst düzeyine ulaşmıştı."
Bu topraklarda bazen yalnız, bazen kalabalık, bazen de bir fikir suçlusu olursun. En çok da yalnız fikir suçlusu... Düşündüklerin kalabalıklara ağır gelir. Dört duvar arasında daha çok üret diye, daha çok kalabalıklara seslen diye rutubetli ortamlarda solur ve yazarsın. Kelimelerin yükü eli kana bulanmış, savaş çığırtkanlıkları yapanların kahpe oyunlarıyla ömründen çalar.
Bir kadının veyahut bir adamın yaşanmışlıklarını anlayıp hissetmek mi istiyorsun?
Alnındaki çizgilere bak! Avucunda hisset. Yorgun bir gülümseme bile şu boktan hayatı özetleyebilir. Bir insanı tanımaya çalışırken kendi acılarından yola çıkmadan, yeni yaşanacak anılara, heyecanlara ortak etmeye bak.
Geçmişe takılma. Sen ağlarken ağlayan değil, güldürebilen yaralarını iyi eder. İzi geçen yaralar vardır. O yaralara dokun. Kalbine dokun!
14 Eylül 2016
Yaz ve bahar aylarının bu kadar kısa sürede sona ermesi, yaşanan en güzel hatıraların ve zamanların bu aylarda yaşandığı için midir?
Karlı bir pazar sabahı aşık olamaz mıydı insan? Yağmurlu bir eylül akşamında düğün dernek kurulamaz mı?
Madem özgürüz neden zamanı periyotlara bölüp anılarımızı bile planlı yapmaya çalışıyoruz. Toplum baskısı mı? Alışkanlıklar mı?
Her coğrafyanın mevsimlere göre kuralları olduğunu öğrendim. Her öğrendiğimde de bu lanet dünyaya bir kez daha sövdüm.
Öylesine bir not: 4 mevsim inşaat yapabilen ve doğayı gecenin 3'ünde bile katledebilen bir ülkedeyiz.
Öylesine bir not: 4 mevsim inşaat yapabilen ve doğayı gecenin 3'ünde bile katledebilen bir ülkedeyiz.
10 Eylül 2016
06 Eylül 2016
merak ediyoruz elbette
dünyanın kimin için yaratıldığını
kiralık gezegenlerin var olup olmadığını bize yakın uzayda
eğilip bir bal arısının yüzüne
uzun uzun sevgiyle bakmış
kaş kişinin yaşadığını
ağzının tadını kaçırdığımız şu yeryüzünde
merak ediyoruz korkularımızın annesini
şiddetin içimizde saklandığı yeri
ve öldüğümüzde bulutların neden gelip bizi götürmediğini
dünyanın kimin için yaratıldığını
kiralık gezegenlerin var olup olmadığını bize yakın uzayda
eğilip bir bal arısının yüzüne
uzun uzun sevgiyle bakmış
kaş kişinin yaşadığını
ağzının tadını kaçırdığımız şu yeryüzünde
merak ediyoruz korkularımızın annesini
şiddetin içimizde saklandığı yeri
ve öldüğümüzde bulutların neden gelip bizi götürmediğini
05 Eylül 2016
01 Eylül 2016
"İnsan, en önemli olanı söylemeye cesaret etmezden önce, kırk ya da elli yıl boyunca iç dünyasında taşır. Sırf bu nedenden ötürü bile erken ölenlerle birlikte nelerin yitip gittiğini ölçebilmek olanaksızdır. Aslında herkes erken ölür."
Kısacık olan bu ahir dünyada ertelenecek ne olabilir ki? Erken ölümlerin ardından ölen öldüğüyle kalıyor, geride bıraktıklarıda yas tutuyor ise neden erteleyelim anıları, aşkı, şarabı...
Yalnız başınıza ölecek kadar lüks değil bu dünya.
Kısacık olan bu ahir dünyada ertelenecek ne olabilir ki? Erken ölümlerin ardından ölen öldüğüyle kalıyor, geride bıraktıklarıda yas tutuyor ise neden erteleyelim anıları, aşkı, şarabı...
Yalnız başınıza ölecek kadar lüks değil bu dünya.
11 Ağustos 2016
Köpük Kokulu Sabahlar
Bir çocuğun idolüdür babası. Ben 6 yaşlarında babamın giydiği kumaş pantolanları giymek, siyah parlak kundura ayakkabılara sahip olmak isterdim. Sakal traşı olurken izlediğim hazzı ise büyüyünce alamadım. Köpük kokan sabahlara şahit olamadım. Büyüdüğüm de babamdan uzaklaşan ben miydim? Aramızdaki masum ilişkiyi bitiren koskoca yıllar mıydı? İnsan en yakınında olanı neden daha çok sevmez ki? Kolay erişilen neden kıymet bilinmez? Herşeye emekle mi sahip olunur? Sevgi, sadakat bunlar için büyük çalışmalara gerek yok ki.
Birini seviyorsanız güzel anıların biriktirin. Zira zaman sevdiklerinizi aldığında en büyük acı geride ortak izlerinizin azalmasıyla can yakıyor.
ve küçük dünyamın büyük mutlulukları sona erdiğinde büyümüştüm.
"Ben çocukken o kadar sessiz ağlardım ki bazen, kendim bile farketmezdim ağladığımı. Çoğu zaman gölgelere saklanırdım. insanların içine çıkınca da hep şirin, O başı okşanmak istenen sevimli kız olurdum. Ben hep kendimi nasıl sevdirebileceğimi düşündüm. Hiç kimsen yoksa kendini sevdirmek zorundasındır.
Babalarından şikayet eden kızları can kulağıyla dinlerdim hep. Benim kavga edecek bir babam olmadı. Bana bağırıp çağıracak, sonra da pişman olduğunda gelip ne diyeceğini bilemeyecek bir babam olmadı. Giydiklerime karışan bir babam olmadı. Okuduğum kitapları, seyrettiğim filmleri, dinlediğim müzikleri gizlice kontrol eden bir babam olmadı. Eve 5 dakika geç kaldığımda başıma bir iş gelmiş olabileceğini düşünen bir babam olmadı. Erkek arkadaşım olduğunu öğrendiğinde dünyası başına yıkılan bir babam olmadı. Çevrenin beni kötü yola düşürmeye çalışan adamlarla dolu olduğunu düşünen bir babam olmadı.
Bütün kızların vardı kavgalı olduğu bir babası. Ve hepsi bütün o kavgalardan sonra dönüp dolaşıp yine barışmışlardı babalarıyla.
Birbirlerini anlamış, her şeyi affetmiş, eski günlere dönmüşlerdi.
Çünkü bir kızın kalbi her zaman babasına aitti. Babanın kalbi de kızına.
Benim hiç kalbim olmadı."
05 Ağustos 2016
Geyikli gecenin arkası ağaç
Ayağının suya değdiği yerde bir gökyüzü
Çatal boynuzlarında soğuk ay ışığı'
İster istemez aşkları hatırlatır
Eskiden güzel kadınlar ve aşklar olmuş
Şimdi de var biliyorum
Bir seviniyorum düşündükçe bilseniz
Dağlarda geyikli gecelerin en güzeli...
Turgut Uyar / 89. Doğum Günü Yılına
Ayağının suya değdiği yerde bir gökyüzü
Çatal boynuzlarında soğuk ay ışığı'
İster istemez aşkları hatırlatır
Eskiden güzel kadınlar ve aşklar olmuş
Şimdi de var biliyorum
Bir seviniyorum düşündükçe bilseniz
Dağlarda geyikli gecelerin en güzeli...
Turgut Uyar / 89. Doğum Günü Yılına
04 Ağustos 2016
Öyleleri vardır ki, ufak tefek şeyler onları yaşatır da sert bir söz onları öldürür. Ben öyleyim işte. Sorun şu; yoksulluğun bendeki bazı özellikleri o derece keskinleşmiştir ki, bunlar benim başıma adeta dert açar, evet, ne çare böyle bu. Ama faydaları da vardır bunun. Bazı hallerde bunların bana yardımları dokunur.
Yoksul aydın zengin aydından çok daha kuvvetli görür. Yoksul her sözcüğü kuşkuyla dinler, attığı her adım onun düşünce ve duygularına böylece bir görev bir iş yüklemiş olur. Onun kulağı deliktir, duygusu ince; o tecrübelidir, ruhu yanık yaralarıyla doludur.
Yolda bir cigara yakmak canınız istese, kibritiniz de olmasa, gidip de kimden yakarsınız? Bir yol sormanız lazım gelse, kime sorarsınız? Bir kalabalığın toplandığı yerde, ne oldu acaba, diye kime dersiniz? Ben öyle adamlardan biriyim. Daha çok kendisinden cigara yakılabilen, yol sorulabilenlerden olduğum için hayatımdan memnun olduğum da olur, olmadığım da.
27 Temmuz 2016
Normal Olmak Varken Neden Mutlu Olasın
"Mutlu sonlar yalnızca bir duraklamadır. Üç çeşit büyük final vardır: İntikam, trajedi, bağışlama. İntikam ile trajedi genellikle bir arada gerçekleşir. Bağışlama geçmişin borcunu öder."
25 Temmuz 2016
Sait: Off... Nazım lan sen bilirsin, niye böyle akşam olunca bir hüzün çöküyor insana?
Nazım: Çünkü gün bitiyor abi. bir de zaman geçiyor tabi o ürkütüyor insanı. bitiyor yani. bir gün daha bitiyor. sonuçta bir son var, içten içe biliyorsun bunu. her akşam o sona doğru biraz daha yaklaşıyorsun yani. biraz daha. biraz daha. Nazım Hikmet ne diyor biliyor musun abi?
Sait: Ne diyor lan?
Nazım: İnsan diyor, öleceğini bile bile nasıl yaşar? ya çıldırır, ya öleceğini unutur. rahmetli annem Hep derdi ya, "aman yaşadığım kadar mı yaşayacağım?"
Sait: Yani?
Nazım: Yani geldik gidiyoruz elde var sıfır.
Orhan: Hem de bir sürü sıfır.
Nazım: Alt alta koy hepsi yine sıfır ediyor.
Orhan: Sıfıra sıfır, elde var sıfır.
Nazım: Ama sıfırın da bir günahı yok yani, o da yalnız başına güzel öyle. Mesela her şey sıfırla başlar ama bizim elimizde hiç oluyor o. Biz de onunla beraber yavaş yavaş hiçe dönüyoruz."
Nazım: Çünkü gün bitiyor abi. bir de zaman geçiyor tabi o ürkütüyor insanı. bitiyor yani. bir gün daha bitiyor. sonuçta bir son var, içten içe biliyorsun bunu. her akşam o sona doğru biraz daha yaklaşıyorsun yani. biraz daha. biraz daha. Nazım Hikmet ne diyor biliyor musun abi?
Sait: Ne diyor lan?
Nazım: İnsan diyor, öleceğini bile bile nasıl yaşar? ya çıldırır, ya öleceğini unutur. rahmetli annem Hep derdi ya, "aman yaşadığım kadar mı yaşayacağım?"
Sait: Yani?
Nazım: Yani geldik gidiyoruz elde var sıfır.
Orhan: Hem de bir sürü sıfır.
Nazım: Alt alta koy hepsi yine sıfır ediyor.
Orhan: Sıfıra sıfır, elde var sıfır.
Nazım: Ama sıfırın da bir günahı yok yani, o da yalnız başına güzel öyle. Mesela her şey sıfırla başlar ama bizim elimizde hiç oluyor o. Biz de onunla beraber yavaş yavaş hiçe dönüyoruz."
24 Temmuz 2016
Ve ben artık
biliyorum:
Toprağın -
yüzü güneşli bir ana gibi -
en son en güzel çocuğunu emzirdiğini..
Fakat neyleyim
saçlarım dolanmış
ölmekte olan parmaklarına
başımı kurtarmam kabil
değil!
Sen
yürümelisin,
yeni doğan çocuğun
gözlerine bakarak..
Sen
yürümelisin,
beni bırakarak...
Kadın sustu.
SARILDILAR
Bir kitap düştü yere...
Kapandı bir pencere...
AYRILDILAR...
N.Hikmet
biliyorum:
Toprağın -
yüzü güneşli bir ana gibi -
en son en güzel çocuğunu emzirdiğini..
Fakat neyleyim
saçlarım dolanmış
ölmekte olan parmaklarına
başımı kurtarmam kabil
değil!
Sen
yürümelisin,
yeni doğan çocuğun
gözlerine bakarak..
Sen
yürümelisin,
beni bırakarak...
Kadın sustu.
SARILDILAR
Bir kitap düştü yere...
Kapandı bir pencere...
AYRILDILAR...
N.Hikmet
23 Temmuz 2016
17 Temmuz 2016
Halk Özeti
Halk “zavallı”
Halk “uyuşturulmuş”
Halk “kendisinden gizlenen gerçeklerle kör, sağır olmuş”
Halk “dinini bunlar yüzünden yanlış yaşamış”
Halk “ahlaklı”
Halk “dürüst”
Halk “namuslu”
Falan değil!
Benim de ara ara yaptığım burnu büyüklükle onlara “halk” falan deyip, hümanist düşüncelerle “ah bir görseler gerçekleri” diyoruz ya; hah işte onlar o senin ‘gerçekler’ dediğin şeyin dibine kadar farkındalar. Onlar kandırıldıkları için o partiye oy vermiyorlar, onlar kendileri gibi oldukları için o partiye oy veriyorlar. Onlar senin sandığın gibi uykuda değiller, aksine senden on kat daha fazla uyanıklar.
O “halk” aslında kim biliyor musun?
O halk Atatürk Havalimanında çalışan taksici, o halk Cuma namazından sonra torunu yaşında kızın kıçına bakıp iç çeken tonton amca, o halk altın günlerinde üst katında ki günahsız öğrenci kıza “eve erkek alıyor, orospular doldu apartmana” diye dedikodu yapan hacı teyze, o halk tecavüze uğramamak için camdan atlayan kızın haberinin altına “zaten açık kapıymış, ne kaybederdi ki?” yazan türbanlı bacı, o halk daha geçen gün elimden zorla aldıkları, “çaldıysa çaldı, Ecevit, Sezer çalmadı mı? Bu hiç olmazsa müslüman, diğerleri siyonist köpeklerdi” diyen güvenlik görevlisi, o halk ambulansın peşine takılıp üç araç geçmeyi kar sayan trafikteki şoför, o halk ağzından “cahiliye devri” düşmeyen ama “kitap okuyunca başıma ağrılar giriyor” diyen adam, o halk “irkekler birbirini zikiyordu, Allah’ da Lut kavminin üzerine bela yolladı” diye derste anlatıp, akşam erkek öğrencilerinin üzerine çullanan dernek öğretmeni , o halk anaları, babaları öldüğünde üzülmeden önce “sana bir daire fazla düştü” diye saç saça, baş başa giren insanlar, o halk kendi yaşam alanında insan gibi yaşamak için sosyalist partilere oy verip; senin ülkende “müslüman caaanım” diye o partiye oy veren almancılar, gurbetçiler, o halk her ramazan ekranda ki sahtekar “kütük allah diyorduuu” dediğinde ağlayanlar, o halk ağzından “Tanrı Misafiri” düşmeyip Pippa Bacca’ ya tecavüz edip öldürenler, o halk rutin trafik çevirmesinde polise nereli olduğunu sorup en alttan, en üste otoriteye biat edip, yaltaklanmaya çalışanlar..
Halk; tek bir kitap okumayıp, her konuda fikri olanlar.
Halk; kendisi gibi düşünenden başkasının yaşamasını istemeyenler.
Halk; cehaletin hadsizliğinden, izlediği salak saçma dizilerden veya yarışma programlarından mutlu olanlar.
Hakikaten şunda bir anlaşalım bence; halk bu. Sen, ben, biz değiliz. Belki aynı parayı kazanıyor, belki aynı hayat standartlarında yaşıyoruz ama halk ne kandırılmış garibanlar, ne de senin onları sandığın kadar masumlar. Ortada bir savaş var ve bu ideolojilerin savaşı değil! Sadece iyi ve kötü’ nün savaşı!
Alıntıdır.
Halk “uyuşturulmuş”
Halk “kendisinden gizlenen gerçeklerle kör, sağır olmuş”
Halk “dinini bunlar yüzünden yanlış yaşamış”
Halk “ahlaklı”
Halk “dürüst”
Halk “namuslu”
Falan değil!
Benim de ara ara yaptığım burnu büyüklükle onlara “halk” falan deyip, hümanist düşüncelerle “ah bir görseler gerçekleri” diyoruz ya; hah işte onlar o senin ‘gerçekler’ dediğin şeyin dibine kadar farkındalar. Onlar kandırıldıkları için o partiye oy vermiyorlar, onlar kendileri gibi oldukları için o partiye oy veriyorlar. Onlar senin sandığın gibi uykuda değiller, aksine senden on kat daha fazla uyanıklar.
O “halk” aslında kim biliyor musun?
O halk Atatürk Havalimanında çalışan taksici, o halk Cuma namazından sonra torunu yaşında kızın kıçına bakıp iç çeken tonton amca, o halk altın günlerinde üst katında ki günahsız öğrenci kıza “eve erkek alıyor, orospular doldu apartmana” diye dedikodu yapan hacı teyze, o halk tecavüze uğramamak için camdan atlayan kızın haberinin altına “zaten açık kapıymış, ne kaybederdi ki?” yazan türbanlı bacı, o halk daha geçen gün elimden zorla aldıkları, “çaldıysa çaldı, Ecevit, Sezer çalmadı mı? Bu hiç olmazsa müslüman, diğerleri siyonist köpeklerdi” diyen güvenlik görevlisi, o halk ambulansın peşine takılıp üç araç geçmeyi kar sayan trafikteki şoför, o halk ağzından “cahiliye devri” düşmeyen ama “kitap okuyunca başıma ağrılar giriyor” diyen adam, o halk “irkekler birbirini zikiyordu, Allah’ da Lut kavminin üzerine bela yolladı” diye derste anlatıp, akşam erkek öğrencilerinin üzerine çullanan dernek öğretmeni , o halk anaları, babaları öldüğünde üzülmeden önce “sana bir daire fazla düştü” diye saç saça, baş başa giren insanlar, o halk kendi yaşam alanında insan gibi yaşamak için sosyalist partilere oy verip; senin ülkende “müslüman caaanım” diye o partiye oy veren almancılar, gurbetçiler, o halk her ramazan ekranda ki sahtekar “kütük allah diyorduuu” dediğinde ağlayanlar, o halk ağzından “Tanrı Misafiri” düşmeyip Pippa Bacca’ ya tecavüz edip öldürenler, o halk rutin trafik çevirmesinde polise nereli olduğunu sorup en alttan, en üste otoriteye biat edip, yaltaklanmaya çalışanlar..
Halk; tek bir kitap okumayıp, her konuda fikri olanlar.
Halk; kendisi gibi düşünenden başkasının yaşamasını istemeyenler.
Halk; cehaletin hadsizliğinden, izlediği salak saçma dizilerden veya yarışma programlarından mutlu olanlar.
Hakikaten şunda bir anlaşalım bence; halk bu. Sen, ben, biz değiliz. Belki aynı parayı kazanıyor, belki aynı hayat standartlarında yaşıyoruz ama halk ne kandırılmış garibanlar, ne de senin onları sandığın kadar masumlar. Ortada bir savaş var ve bu ideolojilerin savaşı değil! Sadece iyi ve kötü’ nün savaşı!
Alıntıdır.
15 Temmuz 2016
Sevgi, özgürlüğün çocuğudur, hiçbir zaman baskının ve şiddetin değil. Seven, sevileni her zaman özgür bırakmalı, ve sevdiğinin ruhuna inanmalıdır. Daha iyi olanı değil, sana kendini daha iyi hissettireni seçmelisin. Mutluluk tanrıların bir hediyesi olmayıp insanın içsel üretkenliğinin bir başarısıdır.
Bir şeyi yapamayacağıma inanırsam, yapamam. Ama yapabileceğime inandığımda, başlangıçta buna gücüm olmasa bile bu gücü elde ederim. Geçmişin tehlikelerinden biri köle olmaktı, geleceğin ki robot olmaktır.
13 Temmuz 2016
11 Temmuz 2016
"Seni evcilleştirmek için ne yapmalıyım?" diye sordu küçük prens
"Çok sabırlı olmalısın" dedi tilki " Önce karşıma şöyle uzağa çimenlerin üstüne oturacaksın. Gözümün ucuyla sana bakacağım, ama bir şey söylemeyeceksin. Sözler yanlış anlamaların kaynağıdır. Her gün biraz daha yakınıma oturacaksın"
Ertesi gün küçük prens yine geldi
"Aynı saatte gelmen daha iyi olur" dedi tilki. " Örneğin sen öğleden sonra dörtte geleceksen, ben saat üçte mutlu olmaya başlarım. Mutluluğum her dakika artar. Saat dörtte artık sevinçten ve meraktan deli gibi olurum. Ne kadar mutlu olduğumu görmüş olursun. Ama herhangi bir zamanda gelirsen yüreğim saat kaçta senin için çarpacağını bilemez. İnsanın belli alışkanlıkları olmalı"
"Çok sabırlı olmalısın" dedi tilki " Önce karşıma şöyle uzağa çimenlerin üstüne oturacaksın. Gözümün ucuyla sana bakacağım, ama bir şey söylemeyeceksin. Sözler yanlış anlamaların kaynağıdır. Her gün biraz daha yakınıma oturacaksın"
Ertesi gün küçük prens yine geldi
"Aynı saatte gelmen daha iyi olur" dedi tilki. " Örneğin sen öğleden sonra dörtte geleceksen, ben saat üçte mutlu olmaya başlarım. Mutluluğum her dakika artar. Saat dörtte artık sevinçten ve meraktan deli gibi olurum. Ne kadar mutlu olduğumu görmüş olursun. Ama herhangi bir zamanda gelirsen yüreğim saat kaçta senin için çarpacağını bilemez. İnsanın belli alışkanlıkları olmalı"
Küçük Prens
10 Temmuz 2016
09 Temmuz 2016
Bir bedene bir yere ait olma duygusu, umarsızca bedenini sardığında seni başka bir kişiye dönüştürebilir. Sonuçlarının ne olacağını bilmeden uçsuz bir okyanusun ortasına demir attığında gücünüzün tükendiğini, yeni doğacak günün neler getireceğini bilmeden çaresiz bir kurtuluş yolu ararsın. Binlerce mil uzakta bıraktığın, adına şiirler dizdiğin kadının ne adını ne suretini bir bakmışsın hatırlamazsın.
06 Temmuz 2016
29 Haziran 2016
27 Haziran 2016
21 Haziran 2016
Afilli Aforizmalar
Hayatın çok kısa olduğunu, aslında bir merhaba ve bir hoşçakal'dan ibaret olduğunu yalnız kaldığınızda değil, yaşlandığınızda anlarsınız. Bir kadın veyahut bir erkekle tanıştığınızda yada son yolculuğuna uğurladığınız bir yakınınız herşeyi özetler. Bu boktan hayatın bize ayrılan süresi madem bu kadar kısaysa, çıkalım yad ellere, tadalım her türlü şarabı.
Ölüm hoş geldi safa geldi.
16 Haziran 2016
İnsanlar yavaş yavaş inanmamayı, güvenmemeyi, sevmemeyi ve kronik şüpheci olmayı öğrenir. Bu gerçekleştiğinde artık ne yazık ki çok geçtir. İnsanların ”tecrübe” dediği şey budur. Kalbiyle bağlantısını kaybetmiş bir insana ”tecrübeli” denir.
Kalbinizin sesini kaybettiğinizde, duygu radarınıza takılan kişiyi tahlil etmeniz daha da zorlaşabilir. Zira birini aklınızla değilde kalbinizle tahlil ediyorsanız zaten buna "aşk" denir.
13 Haziran 2016
İnsan bazen geçmişinden kaçmak ister. Kaçarken ise farketmeden geleceğinde ki gerçekler ile karşı karşıya kalır. Gerçeklerin Fransız masallarındaki gibi masum olmasını beklerken, en ağır romanının içinde kendini buluverirsin. Bir bakmışsın dipsiz bir kuyudasın. Üstelik duvarları ıslak. Çıkmak istedikçe gücün azalır, azalır..
Bu ahir ömrümde güvendiğim bir babam, bir de sol kaburgamdan geçen anoson kokulu şiir kitaplarını çok sevdim.
Bu ahir ömrümde güvendiğim bir babam, bir de sol kaburgamdan geçen anoson kokulu şiir kitaplarını çok sevdim.
Acı Lakırtılar
Bazı kadınlar var ki; Kader dedikleri maneviyatı üç kuruşluk kahve telvesinden bekleyip, daha sonra milyonluk hayallere sahip olurlar.
Eksikliği kendi özünde olan bir kadın, aynaya sadece güzel görünmek için bakıyorsa, varsın telvelerden medet bulsun. Ümmet kalsın.
Eksikliği kendi özünde olan bir kadın, aynaya sadece güzel görünmek için bakıyorsa, varsın telvelerden medet bulsun. Ümmet kalsın.
11 Haziran 2016
Beni bekleyen kader
Sonsuza dek demir atmak olsun kıyına..
Boyun eğmez de kadere,
Açılırsam denizlere sen olmadan
Yalnızlık tek sevgilim olacağa benzer
Işıksız geleceğim de.
Ama gene de gel kollarıma
Ödülü ol bu yorgun denizcinin,
Sarhoş et varlığınla…
Ya çakılacağım buraya seninle, ya da kaçıracağım seni Spartalı Helen gibi.
Haykırarak açılacağız birbirimize
Sonsuza dek demir atmak olsun kıyına..
Boyun eğmez de kadere,
Açılırsam denizlere sen olmadan
Yalnızlık tek sevgilim olacağa benzer
Işıksız geleceğim de.
Ama gene de gel kollarıma
Ödülü ol bu yorgun denizcinin,
Sarhoş et varlığınla…
Ya çakılacağım buraya seninle, ya da kaçıracağım seni Spartalı Helen gibi.
Haykırarak açılacağız birbirimize
10 Haziran 2016
Etrafımdaki her şey o kadar hareket ediyordu ki benim hiç kıpırdamadan anlamaya ihtiyacım vardı. Anladığımda bir şey hissetmeye ihtiyacım vardı. Bu halime alışmamaya ihtiyacım vardı. Bu çağa Hissizlik Çağı dediler, ama bence bu çağ Hırıltı Çağı. Hepimizin içinden bir ses geliyor, yaşadığına dair. Anlamı yok. Bu çağ, kesinlikle Hırıltı Çağı...
06 Haziran 2016
01 Haziran 2016
Geziyi Unutma
Bir Haziran sabahı hepimizi eşitledi sokaklar. Şiirlerle, şarkılarla, öfkelerle, özlemlerle çıktığımız meydanlarda gördük yeni sabahları. Biraz da kendi yalnızlığımıza başkaldırdık.
Sonra bir yel götürdü isyanımızı. Geride gülüşlerimiz, acılarımız, ölenlerimiz kaldı. Nasıl ki hepimizin olduysa gökyüzü, artık özlemler de hepimizin. Nasıl ki birlikte gördüysek sabahı, artık acı da hepimizin.
Bir hikayeyi nasıl birlikte yazdıysak, gidenlerimizin hayallerini de hep birlikte yaşatmak zorundayız. Biz bir Haziran sabahı birbirimizi fark ettik, artık başka türlü olamayız.
17 Mayıs 2016
Hayat bazen iyi bir kırmızı ev boyayıcıları parçası kadar ağır, gerçekten ağır… ritimsiz, gerçekten ritimsiz… Ve bazen hiç olmak istemediğin bir şehre sığınmak zorunda bırakacak kadar imansız… Örümcek Büyükannenin oğullarının önünden geçen bir patikada yürümek kadar tekinsiz, çok tekinsiz, salt tekinsiz… Golfstrim’in sıcaklığı ve devasa sardalye sürülerinin varlığı kadar şüpheli…
Bazen cümleler başlar sonra biter, arası uzun bir boşluk…
16 Mayıs 2016
12 Mayıs 2016
Neşet'ime
Ay dost
Nasıl sırrın verirse bir derviş
bila iret bila rütbe
Kırşehir'in rütbesi sökülmez gayrı
Kolay değil böyle bir evlat verdi dünyaya
O Anadolu'nun üstünde tutuşan bir çığlık
onun sesinde ancak kalkabilirler böyle heybetli Avşar elleri göçe
ve Arap atları yakın ederken ırağı
olsa olsa böyle kişnerler
öyle komik öyle mucize
bazı ses vardır tanrı birini seçer çıkarsın diye o sesi
Kırşehir'in nasip almışlığı bundan
düğünlerde destan söyle o vakit
oysa şimdi sıkıcı bir davranış olabilir bu yaldızlı düğünlerde
yolda kervanın başlar sıkıntıları
acı verir her haykırış sanki kurşundur
Bolu dağlarında, Çukurova'da, kaytan bıyıkları kana batar yurdumun
ve kendi sol anahtarını yapacak kadar müzisyen
erişmesi zor bir ses, o ayar sesi buldum diyelim ay dost
böyle imanlısını nerden bulacaksın
böyle sesi olup da satmayan yiğit dünyanın neresinde görülmüş
Nasıl sırrın verirse bir derviş
bila iret bila rütbe
Kırşehir'in rütbesi sökülmez gayrı
Kolay değil böyle bir evlat verdi dünyaya
O Anadolu'nun üstünde tutuşan bir çığlık
onun sesinde ancak kalkabilirler böyle heybetli Avşar elleri göçe
ve Arap atları yakın ederken ırağı
olsa olsa böyle kişnerler
öyle komik öyle mucize
bazı ses vardır tanrı birini seçer çıkarsın diye o sesi
Kırşehir'in nasip almışlığı bundan
düğünlerde destan söyle o vakit
oysa şimdi sıkıcı bir davranış olabilir bu yaldızlı düğünlerde
yolda kervanın başlar sıkıntıları
acı verir her haykırış sanki kurşundur
Bolu dağlarında, Çukurova'da, kaytan bıyıkları kana batar yurdumun
ve kendi sol anahtarını yapacak kadar müzisyen
erişmesi zor bir ses, o ayar sesi buldum diyelim ay dost
böyle imanlısını nerden bulacaksın
böyle sesi olup da satmayan yiğit dünyanın neresinde görülmüş
11 Mayıs 2016
Virgülün noktaya evrildiği bu saatlerde iki yanında iki gürültünün genç kızlık hayallerini
bastırdığı salaş kentte kimsenin göremeyeceği metafizik yaralar kanar. Ve yine bilmez çok kişi şehirler son meyhaneler kapanıp son sarhoş son kusmuğunu karıştırınca logarlara, gün dökümünü çıkartıp kırılan kalpler için ağlar!
10 Mayıs 2016
06 Mayıs 2016
02 Mayıs 2016
30 Nisan 2016
26 Nisan 2016
Bir düş düşlersin ve içine kahramanlar koyarsın. Bu kahramanlar senin yanında yer aldığın savaşta bazen kaybeden olur. Sonuç olarak birlikte kaybetmiş olursunuz. Takım olmak gibi. Düşlerimde artık ne bir kahraman var ne de takım olup yürütebileceğimiz bir savaş. Savaşlar ölümlerle sonuçlanıyor hem.
Hayır!
Ne istiyoruz peki? Ne bekliyorduk adil olmayan bu dünyadan...
Ucuz olan şarap şişesini mi? Hıç kırılmayacak olan bir kalbi mi?
24 Nisan 2016
Sırf başlayıp bitirebildiğim bir hikayem olsun diye. Bıktım ardımda yarım kalmış hikayeler taşımaktan. Çünkü bizzat ben yarım kalmış bir niyetim. Anlamlarını bilmeden sevip dinlediğimiz şarkılar var ya, işte biz böyleyiz. Sesin kıvrılıp büküldüğü yerde ıslanıyor gözlerimiz. Nedenini soruyorlar bilemiyoruz, kimseyi ikna edemiyoruz...
18 Nisan 2016
Tanıklık
Mecburi hizmet sırasında şahit olduğum onlarca ölüm vakasında, savcının cesedi teşhis için çağırdığı kişinin yüzüne bakardım ister istemez. Yüzlerinde, bir görevi yerine getirmenin sessiz baş eğikliğinin yanı sıra, öleni son kez görmenin merak ve acısının da birleştiği o tuhaf resmi görürdüm hep.
Bir tarihte, göstermelik de olsa, 12 Eylül faşist cuntasının başı Kenan Evren mahkemede ifade verdi. Müdahil avukatlardan biri, bir fotoğraf göstererek şahsı tanıyıp tanımadığını sordu. Evren, başını 'hayır' anlamında iki yana salladı. Aslında beklenen ve olması gereken bu değildi. Evren, fotoğrafa dikkatlice bakarak ve hiç gözlerini ayırmadan şunları söylemeliydi: “Bana gösterdiğiniz fotoğraftaki kişiyi tanıyorum. Kendisi 17 yaşında bir çocuktur ve adı Erdal Eren’dir. Başında olduğum Milli Güvenlik Konseyinin onayıyla ve yaşı büyütülerek asılmıştır. İdam ederek öldürdüğümüz 50 insandan biridir.”
Aynı duruşmada bir başka avukat kanlı bir fotoğraf gösterdi Evren’e. Evren, yine hiçbir şey söylemedi, önüne baktı. Fotoğraftaki kişinin yakınlarının yüzlerine bakamayacağını biliyorum; lakin şunları söyleyebilirdi pekala: “Bana gösterdiğiniz fotoğraftaki ceset Süleyman Cihan’a aittir. Gözaltına alındıktan sonra elleri kelepçeli işkencede öldürülmüştür. Darbeden sonra yıllarca, gözaltında ya da işkencede öldürülmesine göz yumduğumuz yüzlerce insandan biridir.”
Bir başka duruşmada ise, Ali İsmail Korkmaz'ın annesi Emel Korkmaz, elinde oğlunun fotoğrafıyla adliye salonuna girdi. Sanıklara "nasıl kıydınız Ali’me? Siz çocuklarınızın yüzüne nasıl bakıyorsunuz?" diye sordu.
Anne Korkmaz, elindeki oğlunun çerçeveli büyük fotoğrafını, ifade veren sanık polisin suratına tutup, "Oraya değil buraya bak, “çocuğum var” derken gözlerimin içine bak" dedi.
Savcı, Ali İsmail’in masum bedeninin yatırıldığı soğuk mermerlerin başına teşhis tanığı olarak kimi çağırdı bilmiyorum. Ali’yi acımasızca döven polisleri çağırmamıştır kuşkusuz. Çünkü sanık polisler Ali İsmail’i tanımadıklarını söylediler.
Orada olsaydım, mutlaka morga gider, savcıyı bulurdum. Mermer masanın yanında beklerken, yavaşça uzanır, Ali İsmail’in elini tutardım. Usulen değil, tüm kalbimle yemin ederek tanıklık yapardım: “Gösterdiğiniz genci tanıyorum. Adı Ali İsmail Korkmaz’dır. Kardeşimiz olur. Sıcak bir Haziran gecesi eli sopalı ve silahlı katiller tarafından dövülerek öldürülmüştür. Bu durum içimizi yaksa da bizim için anlaşılmaz değildir. Çünkü “egemenler iktidarlarını ortak bir öldürme suçunun üzerine inşa ederler.” Onları bir arada tutan suç ortaklığıdır ve onları bizden ayıran şey bizi birleştirecektir. Her şeyin farkındayız. Çöküş dönemlerinde kurban sayısı artar ve bu yüzden Anadolu’da, “zulmün artsın ki tez zeval bulasın” denir.”
Sonra Hatay’a, Ali’nin memleketine giderdim. Ali İsmail’in doğduğu topraklardaki cenaze evlerinde, genç ölüleri gömdükten sonra onun atını süslerler ve ölünün üstünden çıkan elbiseyi bir ağaca giydirirler. Hatay’ın en yüksek tepesine çıkardım sonra. Ali’nin elbiselerini oradaki bir ağaca giydirir, genç gövdesinden çıkacak yeni filizlere tanıklık etmek için beklerdim… Sabırla…
ERCAN KESAL
15 Nisan 2016
Benim adım Kinyas. Gün ağrıyor. Başım ağrıyor. İsmimi kendime ben verdim. Bitmeyen bir öfke ve bitmeyen bir mutsuzluğun ifadesi. Bütün insanlara kızgınım. Yaşadıkları için. Hayattan midem bulanıyor. Ateşle oynarım. Yeterince benzin ve karşımda oturan adamın ceketinin iç cebindeki çakmakla dünyayı yakabilirim. Benim adım Neron. Geceleri, çaldığım arabalarla gezerim. Tokyo'da doğdum. İki zenciye üç gram kokain karşılığında bileklerimi kestirttim. Sabah uyandığımda okyanus beni yıkadı. Benim adım Steve McQueen. Bütün bildiklerimi kusarak hayatta kalıyorum. David Bowie'yi rüyamda gördüm. Sabah bir gözüm yoktu.
Kendimi ölümsüz olarak görüyorum. Mekan ve zamandan kopalı yıllar oluyor. Bir kıza aşık olmuştum. Onu görmek için altı saat yol gerekiyordu. Bir sabah treni kaçırdım. Aşı olmaktan vazgeçtim. Kendinden vazgeçmenin ne olduğunu asıl ben bilirim. Benim adım Kaygusuz Abdal. Tanrı'dan vazgeçtim. Ölmekten vazgeçtim. Çünkü ölürsem ve eğer yukarıda beni ödül ve ceza sisteminin bekçileri bekliyorsa çok büyük kavgalar etmem gerekecekti. Ölmek istemiyorum, çünkü Tanrı'yı da öldürürüm diye korkuyorum. Ve böyle bir vefata benim dışımda kimse dayanamaz...
Az yedim, çok içtim. Hala içiyorum. İçki ayırmadım. Alkolü kendime yakıştırdım. Her türlü uyuşturucudan tattım. Bağımlılıktan nefret ettim. Gitmemi, terk etmemi engeller diye. Ne bir maddeye, ne de bir insana bağlandım. Sırf bunu kendime kanıtlamak için eroin kullandım, aşık oldum. İkisini de arkama bakmadan bırakıp gittim. Geçmişe tükürüp geleceği çiğnedim. Bugünü ise uyuyarak geçirim. Benim adım Houdini. Dünyayı bir oyuncağa çevirdim. Ayak basmadığım yer kalmadı. Duvarlara, bedenime resimler çizdim. Bir gün öyle gürledim ki önümde duran şarap kadehi çatladı. Benim adım Hitler. Kendi ordumu kurmak için bir sürü kadına tohumlarımı bıraktım... Şimdiyse ağlıyorum. Hepimiz için. Çünkü hiçbiri işe yaramadı...
Kendimi defalarca buldum, defalarca kaybettim. Gerçek adımı hatırlamıyorum. Kimliğimi bir çocuğa sattım. Çirkinleşmek için çok uğraştım. İsteyene ruhumu kiraladım. Vücudumdaki dikiş sayısını artık bilmiyorum. Hayatımı diktiler. Oysa yırtmak için çok uğraşmıştım... Bir psikiyatra tecavüz ettim. İsminin ve unvanının üzerinde yazdığı, masasındaki mermer parçasıyla. Hapse girdim. Çıktım. Hayat bitmedi. Piyano çaldım. Sattım. Benim adım Deacn Moriarty. 140'ı geçince direksiyonun üzerine yattım. Bagajına ceset sığdırabileceğim arabayı seçtim. Nargileyle sevişenleri seyrettim. Beş bin film seyrettim. Her şeyin farkına vardım. Farkına varılacak bir şey kalmayınca da "Sıradaki hayat gelsin!" dedim. Ne gelen var, ne de giden. Sadece Kinyas ve ben... Kendimi tanıyamadım. Zamanım olmadı. Binlerce dilim pizza yedim. Pepperoni ve siyah zeytinli. Benim adım Miss Piggy. Bütün hayatım boyunca kaçtım. Önüme okyanus çıktı. Daha ileri gidemedim. İçinde boğulmak istedim. Gözlerimi sahilde açtım...
Uyumadım. Pişman olmadım. Kendimden bile. Ben gerçektim. Dünyanın en gerçek adamı! Bana ait gezegen bulana kadar insanlara ve kendime zarar verene kadar devam edeceğim. Kayra, yolculuğunun parçaladığı hayatını toplayıp geri dönmelisin. Çünkü burada her şey var!.. Her şey var.
Kendimi ölümsüz olarak görüyorum. Mekan ve zamandan kopalı yıllar oluyor. Bir kıza aşık olmuştum. Onu görmek için altı saat yol gerekiyordu. Bir sabah treni kaçırdım. Aşı olmaktan vazgeçtim. Kendinden vazgeçmenin ne olduğunu asıl ben bilirim. Benim adım Kaygusuz Abdal. Tanrı'dan vazgeçtim. Ölmekten vazgeçtim. Çünkü ölürsem ve eğer yukarıda beni ödül ve ceza sisteminin bekçileri bekliyorsa çok büyük kavgalar etmem gerekecekti. Ölmek istemiyorum, çünkü Tanrı'yı da öldürürüm diye korkuyorum. Ve böyle bir vefata benim dışımda kimse dayanamaz...
Az yedim, çok içtim. Hala içiyorum. İçki ayırmadım. Alkolü kendime yakıştırdım. Her türlü uyuşturucudan tattım. Bağımlılıktan nefret ettim. Gitmemi, terk etmemi engeller diye. Ne bir maddeye, ne de bir insana bağlandım. Sırf bunu kendime kanıtlamak için eroin kullandım, aşık oldum. İkisini de arkama bakmadan bırakıp gittim. Geçmişe tükürüp geleceği çiğnedim. Bugünü ise uyuyarak geçirim. Benim adım Houdini. Dünyayı bir oyuncağa çevirdim. Ayak basmadığım yer kalmadı. Duvarlara, bedenime resimler çizdim. Bir gün öyle gürledim ki önümde duran şarap kadehi çatladı. Benim adım Hitler. Kendi ordumu kurmak için bir sürü kadına tohumlarımı bıraktım... Şimdiyse ağlıyorum. Hepimiz için. Çünkü hiçbiri işe yaramadı...
Kendimi defalarca buldum, defalarca kaybettim. Gerçek adımı hatırlamıyorum. Kimliğimi bir çocuğa sattım. Çirkinleşmek için çok uğraştım. İsteyene ruhumu kiraladım. Vücudumdaki dikiş sayısını artık bilmiyorum. Hayatımı diktiler. Oysa yırtmak için çok uğraşmıştım... Bir psikiyatra tecavüz ettim. İsminin ve unvanının üzerinde yazdığı, masasındaki mermer parçasıyla. Hapse girdim. Çıktım. Hayat bitmedi. Piyano çaldım. Sattım. Benim adım Deacn Moriarty. 140'ı geçince direksiyonun üzerine yattım. Bagajına ceset sığdırabileceğim arabayı seçtim. Nargileyle sevişenleri seyrettim. Beş bin film seyrettim. Her şeyin farkına vardım. Farkına varılacak bir şey kalmayınca da "Sıradaki hayat gelsin!" dedim. Ne gelen var, ne de giden. Sadece Kinyas ve ben... Kendimi tanıyamadım. Zamanım olmadı. Binlerce dilim pizza yedim. Pepperoni ve siyah zeytinli. Benim adım Miss Piggy. Bütün hayatım boyunca kaçtım. Önüme okyanus çıktı. Daha ileri gidemedim. İçinde boğulmak istedim. Gözlerimi sahilde açtım...
Uyumadım. Pişman olmadım. Kendimden bile. Ben gerçektim. Dünyanın en gerçek adamı! Bana ait gezegen bulana kadar insanlara ve kendime zarar verene kadar devam edeceğim. Kayra, yolculuğunun parçaladığı hayatını toplayıp geri dönmelisin. Çünkü burada her şey var!.. Her şey var.
07 Nisan 2016
06 Nisan 2016
Birşeylerin düzenli olarak yolunda gitmesini beklemek, hayattan beklediğimiz bir bencillik miydi?
Rutin bir hayat mutluluk verir miydi ki?
Evet, aksilikler de bazen heyecan verir. Kan basıncınızı artıracak onca neden varken. Sevişin bre dostlar, endorfin salgılarsınız. Diğer türlüsü mide kramplarına neden olabilir.
Rutin bir hayat mutluluk verir miydi ki?
Evet, aksilikler de bazen heyecan verir. Kan basıncınızı artıracak onca neden varken. Sevişin bre dostlar, endorfin salgılarsınız. Diğer türlüsü mide kramplarına neden olabilir.
03 Nisan 2016
02 Nisan 2016
Mutluluk ve zevkten kendilerinden geçmişçesine dans ediyorlardı sokaklarda, bense ilgimi çeken insanlar söz konusu olduğunda hep yaptığım gibi peşlerinden sürükleniyordum, çünkü benim için yalnız çılgın insanlar önemlidir, yaşamak için çıldıranlar, konuşmak için çıldıranlar, kurtarılmak için çıldıranlar, aynı anda her şeyi birden arzulayanlar, hiç esnemeyen, beylik laflar etmeyen, yıldızların arasında örümcekler çizerek patlayan ve en ortalarındaki mavi ışığı görenlere, “vay canına!” dedirten o muhteşem sarı patlayıcılar gibi yanan, yanan, yanan insanlar.
31 Mart 2016
28 Mart 2016
Bir kadının dudaklarında değildir aşk.
Bedeninde hiç değildir.
Aşk, kadının göz kapaklarındadır.
Kadın, göz kapaklarında saklar o adamı.
Ne kadar yanarsa yansın canı, ağlayamaz bazen.
Sımsıkı yumar gözlerini.
Adam hep orda kalır.
Kadın, asla bırakmaz adamı.
Kadın, asla vazgeçmez ondan.
Yüzü değil gönlü güzel kadınlara...
Bedeninde hiç değildir.
Aşk, kadının göz kapaklarındadır.
Kadın, göz kapaklarında saklar o adamı.
Ne kadar yanarsa yansın canı, ağlayamaz bazen.
Sımsıkı yumar gözlerini.
Adam hep orda kalır.
Kadın, asla bırakmaz adamı.
Kadın, asla vazgeçmez ondan.
Yüzü değil gönlü güzel kadınlara...
23 Mart 2016
Sıradan Bir Gün
Ruhunda çıkmaz bir yola girebilir. Bileklerin ağrıyana dek koş! Sadece koş!
Her an güzel olacak değil ya. Elbette mutsuz da olacaksın. Ağlayacaksın, uyduruk kitaplar okuyacaksın, uyduruk biralar içeceksin, gereksiz küfürler edeceksin, aşk acısı mı? O de ne. Her şarkıda zaten keyif vermiyor ki!
Sonra mı? Uyandığın yeni güne merhaba de! Karşına ilk çıkana gülümse. Evet bunu yap. Pozitif olun işte eşek sıpaları.
Her an güzel olacak değil ya. Elbette mutsuz da olacaksın. Ağlayacaksın, uyduruk kitaplar okuyacaksın, uyduruk biralar içeceksin, gereksiz küfürler edeceksin, aşk acısı mı? O de ne. Her şarkıda zaten keyif vermiyor ki!
Sonra mı? Uyandığın yeni güne merhaba de! Karşına ilk çıkana gülümse. Evet bunu yap. Pozitif olun işte eşek sıpaları.
22 Mart 2016
21 Mart 2016
İstanbul
anamız ağlıyor istanbul,
ha gayret sarhoşuz bu gece, yine
kıyısız kalmışız dostlarla,
masada bol rakı, bol roka
Ver elini istanbul,
vapurlara binelim, tütsün bacamız,
cigaramız,
hani birazda çakırsak eğer,
elleşmesin bize kimse..
ay geceden ötede, uzakta
bir küçük pervaz önünde, vapurlar
sardunyam bana küsmüş, ağlar
dayanmaz artık adam, ağlar
dayanmaz İstanbul'da, ağlar
ha gayret sarhoşuz bu gece, yine
kıyısız kalmışız dostlarla,
masada bol rakı, bol roka
Ver elini istanbul,
vapurlara binelim, tütsün bacamız,
cigaramız,
hani birazda çakırsak eğer,
elleşmesin bize kimse..
ay geceden ötede, uzakta
bir küçük pervaz önünde, vapurlar
sardunyam bana küsmüş, ağlar
dayanmaz artık adam, ağlar
dayanmaz İstanbul'da, ağlar
18 Mart 2016
14 Mart 2016
Ülkemizdeki güvenlik açığı seviyesi orta doğu ile aynı derecede.
Başkent'te istihbarat ‘tan eser yok. Fakat ilgili güvenlik güçlerimiz de sadece
Sur ‘da faaliyet gösterebiliyor. Koltuk sevdası, paranın sıcaklığı ölümlerin
önüne geçiyor. İstifa eden yine yok, olmayacakta. Neyse ki çok şahane kınama ve
lanetleme organizatörlerimiz var.
13 Mart 2016
Şimdi boynumuz bükük, çekildiğimiz köşelerimizde yaralarımızı sağaltmaya çalışıyoruz. Ne için? Yenilerine yer açmak için. Ayrı yerlerde, benzer yaralarla aynı günün ağrısını çekip, ayrı insanlara katlanıp, aynı sonsuzluğa hazırlıyoruz kendimizi. Gözümüz aynı yerde. Yaralarımızın eşitlendiği değil sıfırlandığı o yerde! Hiçbir şeyin fark etmediği, hiçbir yaranın hatırlanmadığı, kimsenin kimseyi kıramayacağı o yerde..
12 Mart 2016
Çember Çıkmazı
Bundan 30 yıl evvel, ilk isminin "Emek Sokak" olarak bilinen ve bu Emek adını dar gelirli Anadolu insanlarının birlik ve beraberlikleriyle inşa ettiği, Belediye Encümen üyelerinin de onayıyla Emek ismini alan sokaktır. 2000'li yıllardan sonra ise tabiri caizse feleğin çemberinden geçen bu sokak ve sakinleri, belediyenin Emek isimli sokağını aynı mahallede iki tane olmasının karışıklıklar yaratması sebebiyle "Çember Çıkmazı" adını vermişler.
Çocukluğumun en saf en güzel anılarının geçtiği sokaktır Çember çıkmazı. (Emek) Düşe kalka bisiklet sürmesini öğrendiğim ve en çok terleyip oynadığım futbol maçlarını bu sokakta yapmıştım. Akşam 7’den sonra ise babamın işten dönüşünü bekleyip, sokağın başında görür görmez, ellerinde ki torbalara sarılıp bana ne getirdin telaşını her gün yaşamaktı. Arkadaşlıklar ve komşuluklar ise cabası…
Ya dışındasındır çemberin
Ya da içinde yer alacaksın
Kendin içindeyken
Kafan dışındaysa
…
T.A.
11 Mart 2016
08 Mart 2016
Göğe bakan kadınları uzun uzun sevin, gökyüzü gibi sevin yani, çantasında biber gazı taşıyan kadınları korkmadığına inandırarak sevin, kaosa girip saçını kesecek duruma gelmiş kadınları umudunun olduğuna inandırarak sevin, tılsımlı gözleriyle boşluğa bakan kadınları boşluktan çekerek sevin, güzel gülenlerin gözlerini sevin, sinirlendiğinizde ağlayan kadınları, ağlayınca sevin. Hani bir deniz kenarında hayallerini size anlatan kadınları rengarenk sevin. Her kadını kız çocuğu gibi sevin, bazen küsse de darılsa da. Bazılarını farklı sevin, şiirden anlayanlarını, asi olanlarını. alelade sevmeyin, nefretle sevmeyin... Emekçilerini alnındaki terlerinden sevin... Göçüp gideni, ayrılanı da sevin. Mimoza çiçeği gibi, öncesi veya sonrası olmadan, sevin gayrı.
Dünyanın hiçbir yerinde güvende olmayan kadınları sevin.
06 Mart 2016
Z Raporunun ilk satırları, sonrası ciro..
Günler iyice birbirine benzemeye başladı burada. Bu iyi bir şey mi yoksa kötü mü emin değilim. Ama şunu biliyorum ki o birbirine benzeyen günlerin içine sızan her şeyde biraz sen varsın. Kitap okurken senin sevebileceğin yerlerin altını çiziyorum, radyoda sevdiğin şarkılar çıktığında ben sevmesem de koşulsuz bir saygıyla sonuna kadar dinliyorum ve annemle günde en az bir kez senden konuşuyoruz..
Günler iyice birbirine benzemeye başladı burada. Bu iyi bir şey mi yoksa kötü mü emin değilim. Ama şunu biliyorum ki o birbirine benzeyen günlerin içine sızan her şeyde biraz sen varsın. Kitap okurken senin sevebileceğin yerlerin altını çiziyorum, radyoda sevdiğin şarkılar çıktığında ben sevmesem de koşulsuz bir saygıyla sonuna kadar dinliyorum ve annemle günde en az bir kez senden konuşuyoruz..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)