İçinde bulunduğumuz coğrafya, her yeni günle birlikte insan ruhuna yeni bir yük bindiriyor. Adaletin, vicdanın ve insan hayatının değersizleştirildiği bu sistemde, insan yalnızca fiziksel olarak değil, ruhsal ve zihinsel olarak da tükeniyor. Liyakatsizlik, ahlaki çöküntü ve sorumsuzluk, adeta bir sis bulutu gibi her yeri kaplamış durumda. Bu sisin içinde yolunu bulmaya çalışan birey, bir çıkış kapısı arıyor, fakat nereye baksa duvarlarla karşılaşıyor.
İnsan, varoluşunun temelinde yalnızca sevdiklerine tutunarak yaşamamalı. Hayat, yalnızca birkaç özel insana bağlı bir ipten ibaret olmamalı. Zira bu, hayata karşı pasif bir duruş, varoluşun yükünü sadece dışsal unsurlara bağlamak olur. Oysa insanın nefes alabilmesi için, nefes alabildiği bir dünyaya da ihtiyacı var. Adaletin olduğu bir toplumda, güvenin tesis edildiği bir düzende, umudun boş bir hayale dönüşmediği bir yaşamda, insan kendini var edebilir.
Ancak günümüzde bireyin omuzlarına yüklenen yükler, onu giderek bir tükenmişlik sendromuna sürüklüyor. Çevresindeki yozlaşmış düzenle savaşmak, erdemin bir anlam ifade etmediği bir dünyada dürüst kalmaya çalışmak, sürekli bir nefes darlığı yaratıyor. Nereye dönse, insani değerleri hiçe sayan bir anlayışla karşılaşıyor. İhmal, vurdumduymazlık ve çıkarcılık, toplumsal düzenin yeni normları haline gelmiş durumda. Bu normların içine doğan, bunlarla mücadele etmeye çalışan kişi ise, günbegün biraz daha eksiliyor.